Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Şubat 2011 Perşembe

GRİPİN


Akort Dergisi Mart-Nisan 2010

ŞİFA ARAYANLAR İÇİN GRİPİN


Vatani görevleri nedeniyle bir süredir müzik dünyasından uzak kalan Rock müziğin başarılı grubu Gripin, İstanbul’a dönüşünün ardından yeni albüm için kolları sıvamıştı. Son çalışmalarını ve geçirdikleri bu dönemi konuşmak üzere bir araya geldiğimiz grup, kendi işlerini bıraktıklarına ve artık hayatlarında sadece müzik olacağına vurgu yapıyor: 20 yıl sonra 'Keşke' dememek için yaptık bunu. Çok şanslıyız ve bu şansın farkındayız. Sevdiği, aşık olduğu işi yapan çok fazla insan yok. Hele ki bir de insanların ruhuna çok hızlı ulaşan ve insan hayatına direk etki eden böyle bir başka iş de yok. İş demek dahi bizi üzüyor, öyle söyleyelim.” diyor ve ekliyorlar: “Her albüm bir sonraki albüm için farklı sorumluluklar yüklüyor insana. 2010 yılından beklentimiz ise nefes almak... Bu ülke yorgun, biraz nefes alsın, yüzü gülsün, güneş açsın bu ülkeye…”

 Askerlik ve yeni kararlar derken, önemli bir dönemi geride bıraktı Gripin üyeleri… Onlara göre hissettikleri bu zaman yaşanandan çok daha fazla: “Bu dönemde ciddi kararlar aldık. İlk olarak askerlik kararı aldık ve grubun 3 üyesi olarak askere gittik. 6 aylık aranın ardından İstanbul'a döndüğümüzde bu kararlara devam ettik. Uzun bir süre sadece müzik ile ilgilenmeye ve diğer alanlardaki çalışmalarımızı bırakmaya karar verdik. Bu da ciddi bir seçimdi. Türkiye'de grup müziği yapmak ve maddi açıdan bir gelecek oluşturmak kolay gerçekleştirilebilir bir hedef değil.  Bu kararın ardından Evren (Gülçığ) ile konuştuk. Ona düşüncelerimizi açtık. O da işlerinin yoğunluğu sebebi ile bizim verebileceğimiz mesaiyi veremeyeceğini ve bundan rahatsız olacağını söyleyerek grubun sahnesinden ayrıldı. Ancak gruptaki ağabeylik görevlerine her zaman devam ediyor”.
Askerlik süresince, en büyük özlemleri aileleri, sevdikleri ve İstanbul olmuş. “Buradayken atıp tutmak kolay ama uzaktayken daha başka bu şehir…” diyorlar. Müzik şirketlerini de değiştiren grup, tüm bu karar ve görüşmelerin uzun mesailerini aldığını söylüyor:  Tüm bu karar sürecinin ardından albüme yoğunlaşabildik. Ve Temmuz ayından beri sürdürdüğümüz albüm çalışmalarını hızlandırdık.”  Bu albümlerinde de yine içlerinden geldiği gibi belki biraz daha sakin ya da olgun duygulara sahip bir albüm ortaya çıkardığını söylüyorlar:  Yine gitmeler, gelmeler, özlem.. Askerlik ertesi olduğu için olabilir belki bu sefer…”


Müzik hayatınızda birçok şeyin plan dahilinde değil de, kendiliğinden oluştuğunu söylüyorsunuz. Son çalışmanızda bu şekilde gelişen değişiklikler var mı? Galiba, ipleri biraz daha ele aldık çünkü bir yerden sonra o güç ile birlikte çalışmak, sağlam basmak gerekiyor.

Aranızdaki müzik dayanışması, şarkıların ortaya çıkmasını nasıl etkiliyor?
Grup olmanın avantajlarını kullanmaya çalışıyoruz. Her birimizin sorumlulukları var. Voltron gibi diyebiliriz. Murat ve Arda'dan gelen akorların altyapıları yine Arda ve İlker tarafından hazırlanıyor. Tabii bu aşamalarda hepimiz yorumlarımız ile yönlendirmeler yapıyoruz. Daha sonra parçanın vokal melodileri hazırlanıyor ve hayat içerisinde yazım süreci hiç bitmeyen sözler işleniyor. Kendi stüdyomuzda yapılan bu ilke beste ve düzenleme çalışmalarının ardından demolar kayıt stüdyosuna, Haluk Kurosman ve Aziz Berk Ertem'in ellerine bırakılıyor. Burada takım 6 kişi oluyor ve kayıt süreci başlıyor. Kayıt sürecinde de parçalarda ciddi değişiklikler yapılabiliyor.

Cover ve düet şarkılara mutlaka yer veriyorsunuz tüm çalışmalarınızda ve çok seviliyor. Nedir sebebi sizce? Biz albümümüzde renkler olsun istiyoruz. Düetlerin sebebi bunlar. “Cover”larımız biraz tesadüf oldu. Ancak o güzel şarkıları yeni nesillerin de tatması gerekiyor diye düşünüyoruz. Albümde Nilüfer yorumuyla tanıdığımız bir Adnan Ergil bestesi olan “Yolcu Yolunda Gerek” parçası yer alıyor.

Sahne çalışmalarına ağırlık veren bir grup olarak, canlı performansların müziğinize ne gibi katkıları oldu? Bu yolun başından bugün geldiğimiz noktasına kadar gelmemizde en büyük etken sahnedir. Hem bir motivasyon aracı hem de binlerce hoca karşısında sınav verdiğiniz bir okuldur bize sorarsanız sahne.

Peki bir Rock müzik analizi alabilir miyiz sizden?
İşte bu çok zor. Birincisi bu işin gurmesi olabilmek için yiyecek daha çok fırın ekmek var. İkincisi müziğin bölümlendirilmesine olan inancımızı da kaybettik diyebiliriz. Yani rock dediğimiz müzik ile pop, rap, disko müzikleri birbirine karışmış durumdalar.'Sınırlar yıkılsın' dediğimiz bir dünyada daha güzel ne olabilir ki. Biz bu yüzden müziği ikiye ayırmaya çalışıyoruz. İyi müzik ve kötü müzik…

TELİF BİLİNCİNİN OLUŞMASI HAYALDEN ÖTEYE GEÇEBİLİR

Albüm yapmak artık çok güçleşti… İnternetin müzik yaşamına olumsuz etkileri mevcut… Nasıl etkiliyor sizi? Kesinlikle öyle. Ama internetin faydalı yanları da var. 'Ulaşamam' dediğiniz hiç kimse kalmıyor. İnsanlar size, siz insanlara ulaşabiliyorsunuz. Bizim başlangıç amacımız buydu ve bu konuda bize yardım ediyor internet. Lakin plak şirketleri için durum çok karanlık. Albüm açısından bakıldığında da müzik yapan insanı etkileyebiliyor. Diyelim ki elimizde 12-13 şarkı var. '10 şarkı kafi gelir, fazlasını albüme koymayalım nasılsa insanlar kolay ulaşıyor ve kolay eskitip harcıyorlar.' diyebiliyorsunuz.

Bazı grup ve sanatçılar yasal olmayan müzik indirmeyi önlemek için alternatif  çalışmalarda bulunuyor. Farklı satış stratejileri izliyor, sizce başarılı olunuyor mu bu şekilde? Elbette herkesin yolu kendi yoludur. Ve yeni yollar denemek kimseye zarar getirmez aksine belki de yeni yolar açar. Biz de yabancı mp3ler indirmişsinizdir, bunu inkar etmek olmaz ama işin içine girdikten ve emeği gördükten sonra anlıyorsunuz durumun ciddiyetini. Hem artık hızlı bağlantılar sayesinde indirmeden ve yasal yollardan müzik dinlemek mümkün.

Telif bilincini yerleştirmek adına yapılaması gerekenler sizce neler? Bize göre; ilk etapta markaların, büyük markaların desteği ve ürün üzerinden yasal portallara yönlendirme yapmaları. Bir ürünün ambalajından biriktirene X hediye yerine, yasal platformlardan şarkı indirme hakkı verilebilir. Bunun bir alışkanlık yaratması, yasalarla ve ahlak bilinci ile birleşmesi hayalden öteye geçebilir.

Sektörün önde gelenleri ve Meslek birliğimiz MÜYORBİR’in de içinde bulunduğu diğer meslek birliklerinin müzik dünyası adına yaptıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten çalışıyor ve çaba gösteriyorlar. Bu çabaların karşılığını da alıyoruz. Mekanlardan alınan teliflerde çok ciddi ilerlemeler var. Bunu maddi olarak görebiliyoruz. Özellikle son 3 -4 yılda durum telif hakları açısından iyiye gidiyor.


GENİŞ AİLEYİ ÇOK SEVDİK
Kısa sürede çok beğenilen diziler arasına giren “Geniş Aile” nin jenerik müziği Gripin’e ait. Böyle sevilen bir projenin içinde bulunmaktan dolayı da mutlular: “Geniş Aile dizisi için teklif geldiğinde bir mahalle komedisine müzik yapma fikri bugüne kadar hüzünlü şarkılar yapan bizler için sıkıntı doğurabilecek gibi görünüyordu. Yine bir Rüştü Demirci parçası yorumlayıp elimizden geleni yapmaya çalıştık. Öte yandan dizi çok sevildi. Biz de çok sevdik. İzlerken bir kahkahayı bitiremeden bir kahkaha daha atıyorsunuz. Cevahir, Mürsel, Ulvi, Bilal nefis karakterler, senaristleri ve tabii tüm ekibi yürekten kutlamak ve projenin bir parçası olduğumuzdan dolayı onlara teşekkür etmek gerek.”





SILA



Akort Dergisi Mart-Nisan 2010

KOMŞU SILA’YI SEVDİ…

Son albümünün üzerinden hayli zaman geçmesine rağmen, şarkıları dinleniyor ve halen ilgiyle takip ediliyor. Genç şarkıcı, 2009 yılını da “Sevişmeden Uyumayalım” adlı şarkısıyla en çok dinlenenler arasına girerek kapadı.
 “Benim için çok güzel bir yıl oldu. Albümüm çok sevildi, konserlerim dolu dizgin devam ediyor. Yeni yılla birlikte; yeni şarkılar, yeni albüm, konserler ve şu an benim de bilmediğim kimbilir ne sürprizler bizi bekliyor...”diyen genç şarkıcı, şu günlerde Yunanistan’da büyük ilgi görüyor. Meslek yaşamında heyecanlı günler yaşayan Sıla, sorularımızı yanıtladı.

 İlk solo albümünüzle en iyi çıkış yapan sanatçı ödülünü almıştınız. İkinci albümünüzle en çok dinlenenler arasına girdiniz. Bu başarılar için nasıl bir yol izlediniz? İnanmak, sabretmek ve çalışmak çok önemli sanırım. Elimden geleni ardıma koymuyorum. Hayatımın sonuna kadar şarkı yazıp ve söylemek istiyorum. Herhangi başka bir şey daha fazla haz vermiyor bana. Gerçeğimi buluyorum. Kapılarımı açıyor ardına kadar. Hem bana şifa veriyor hem başkalarına.

Sıla şarkıları neden seviliyor? Gerçeklikleri ve samimiyetleri dik tutuyor şarkılarımı diye düşünüyorum. En önemlisi de zamansızlar yani ait değiller bir zamana. Ben hep en büyük şansım olarak gördüm şarkı yazmayı. Çok zor şarkı peşinde koşmak ve bulduğunuz şarkıyı kendinizle harmanlamak. Müzik dünyasında var olan tıkanıklığın nedenini kolaycılığa yakın durmaya bağlıyorum. Melodiler ve sözler düşündürmez oldu. Basitlik  ve sadeliğin peşinde olunmalıdır  ama bu yüzeysellik boyutunda olursa bu yaptığımız işin derinliğine ters düşer.

Aynı zamanda “Sevişmeden Uyumayalım” adlı şarkınız ülke sınırları aştı… Evet…  “...dan sonra” nın ardından Sevişmeden Uyumayalım'ı da gelin ettik Yunanistan'a. Dünyaca ünlü klarnet virtüözü Vassilis Saleas, Türkiye’ye geldiğinde radyoda dinleyip çok beğenmiş ve kime ait olduğunu araştırıp öğrenmiş. Sonrasında Yunanistan Popstarı olan kardeşi Sarandis Saleas'ın bu şarkıyı okumasını çok istediğini belirtti. Bir kaç gün sonra da Vassilis Saleas bir araya gelerek anlaşmaya vardık. Böylece;  Sarandis Saleas'ın “Ego Megalosa Norıs” isimli albümünde "Ise" adıyla Sevişmeden Uyumayalım albümün A1 çıkış parçası olarak Yunanlı müzik severlerle buluştu.

Hedeflediğiniz noktada mısınız? Öyle bir nokta var mı bilmiyorum. Ben oldum demek yanlış geliyor bana. Çok çalışmak lazım. Kimseyle yarışmamak lazım. Size rakip yine sizsiniz. Ben elbette şarkılarımla tanımadığım evlere ve hayatlara ortakçı olmaktan çok memnunum.

Bu umduğunuz bir şey miydi? Fazlasını da umuyorum.

“ÖZGÜRLÜĞÜME SAHİP ÇIKIYORUM..”

Gerek kliplerinizde, gerek fotoğraf çekimlerinizde artık görselliği daha fazla önemsediğinizi görüyoruz. Görselliğin ne gibi katkıları var size göre? Hepsi bir bütün. Kıyafetiyle, videosuyla, fotoğraflarıyla, röportajlarıyla bir duruşu temsil etmelisiniz. Fabrikasyon olmamalı. Bunun için uğraşıyoruz ben ve ekibim.

Uzun zamandır müziğin içindesiniz gerçi ama solo çalışmaların ardından gelen şöhret neleri değiştirdi yaşamınızda? Tanınıyor olmak muhakkak kısıtlıyor hayatınızı ama ben bu durumu çok da önemsememeye çalışıyorum. Özgürlüğüme sahip çıkıyorum yoksa tıkanırım.

Sizi dinleyenler ve fanlarınızın sayısı da her albümde katlanıyor. Evet. Her geçen gün daha da genişleyen kocaman bir aile olduğumuzu düşünüyorum. Artık daha az yalnız hissediyoruz kendimizi. Onlar da, ben de.

ŞÜKRÜ TUNAR ESERİ YORUMLAMAK ONUR VERİCİ
Aynı zamanda oldukça beğeni toplayan “Şükrü  Tunar  Eserleri  ile  Serkan Çağrı” adlı albüm projesinde yer alan Sıla, klarnet ustası Şükrü Tunar’ın eski bir eserinin sözlerini yazdı ve söyledi. Projenin anlamı kendisinde çok büyük: “Serkan (Çağrı) Şükrü Tunar'ın gün ışığına çıkmamış bir eserinin sözlerini yazmamı ve söylememi istediğini söyledi bir gün arayıp. Çok heyecanlandım. Benim için büyük bir sevinç olmasının yanı sıra çok da sorumluluk yükledi bu bana. Tedirgin de oldum yazmadan evvel fakat öyle güzel bir melodiydi ki kendi kendini yazdırdı desem yanlış olmaz. Ömrümce onur duyacağım bir hikaye hediye etti Serkan bana.”

İZZET ALTINMEŞE


                                             
“TÜRKÜYÜ YAŞAYANLAR AZALDI….”
Türk Halk müziğinin yaşadığı sorunların nedenlerini nasıl açıklıyorsunuz? Devletin ve hükümetin türkülere sahip çıkmadığını düşüyorum. Ben ve benim gibi Türk Halk Müziğine emek vermiş sanatçılar olarak ömrümüz vefa ettikçe bu hizmete devam edeceğiz ama yeterli değil. Öncelikle devlet politikası olması gerekiyor. Devletin kültür politikasına baktığımızda, hiçbir hükümetin kültür politikasına ayrılmış bir yatırım olmamıştır. Türk Halk Müziğinde rahmetli Sarısözen döneminde TRT’de ne yapılmışsa günümüze kadar gelmiştir. O zamanki değerli ustalarımızın atmış olduğu temellerle bugüne kadar geldi. TRT de yakında bitecek. Her şey özelleştiriliyor. Ama kültür özelleştiremezsiniz ki… Doğumunuzdan ölümünüze kadar yaşam tarzınızdır. Türkülerimiz de öyle. Bunları güçlendirmemiz ve gündemde tutmamız gerekiyor. Batı bizi bizden aldı. Bizi biz yapan öğelerin başında kültürümüz, türkülerimiz, ezgilerimiz, yemeklerimiz, ağıtlarımız geliyor. Maalesef bunlar bizden alındı. Bu durumda da biz olmaktan çıkarız ve istedikleri şekilde de kullanırlar.
Halk Müziği TV ve radyolardan halka ulaşabiliyor mu? TRT dışındaki ulusal kanallarda birkaç tanesinde THM bulursunuz.  TRT devlet kanalı olmasına rağmen özel kanallar gibi reyting kaygısı taşıyor. Maalesef üzülerek ayrıldım. Ben ve benim gibi çok değerli sanatçı arkadaşlarımın bilgi birikiminden TRT’nin istifade etmesi lazım. Ama maalesef küstürülmüş durumdalar. Tiyatroda da aynısı oldu, sanatçıları emekli ettiler.
Günümüzde içerik, yorum ve icrada ne gibi değişikliklerden söz edebiliriz? Teknik gelişti, zaman zaman bizlerde faydalanıyoruz. Çağdaş müzik tarzı neyse ona yönelmeli ama özünden asla ödün vermemeli. Eğer Batının enstrümanlarından yararlanacaksak, üst yapıda tamamen bizim Halk Ezgilerimiz, alt yapıda Batı armonileri.. Asla karşı olmadım hatta yararlı olduğuna da inanıyorum. Evrensel boyutta düşündüğümüzde bunların yapılmasında yarar vardır. Dünle bugün arasında rahmetli hocalarımızdan Nida hanım şöyle derdi: “Türkü okunmaz, türkü yaşanır.” Geçmişte yaşanıyordu, bugünde yaşayanlar var ama baktığınızda 10 parmağı geçmez. Günümüzde; türküyü yaşayanlar, türküyü okuyanlar, türküyü okumaya çalışanlar ve türküyü yozlaştıranlar var.
Peki, ne ölçüde dinleniyor? Türküler, doğumdan ölüme kadar insan hayatında vardır. Türkü yoldaştır, arkadaştır, anadır, babadır, nefestir. Türküleri, türkü gibi okumak ve dinlemek lazım. Bu şekilde olduğunda zaten vazgeçmek mümkün değil. Ama bu ezgilerden yoksun kalırsanız, şekli değişebilir. Beşikten mezara kadar Türk Halk Müziği dinlemiş, dinleniyor ve dinlenecektir.  Ne zamanki anne yavrusuna ninesinden öğrenmiş olduğu ağıtları, türküleri ne zamanki belleğinden silip, batı motiflerinden okumaya başlarsa, o zaman türkülerimiz unutulmaya yüz tutar. Türkülerin tamamen yok olması için bir ulusun yok olması lazım bu da mümkün olmayacağı için zaman zaman batışlar, çıkışlar olacaktır.
TÜRKÜ VE TÜRKÜCÜYE ÜVEY EVLAT MUAMELESİ YAPILIYOR
Gençler; doğru bildiklerini, doğru inandıklarını yansıtmaya çalışıyorlar. Doğru yapmaları için, doğruları göstermeniz lazım. Ama yine de kutluyorum, çünkü hiç olmazsa türkü okuyorlar. Ama yanlış, ama doğru. Onlarda bir sorun bulmuyorum. Onlara gerçek anlamda yön vermeyen bizi yönetenlere sorun düşüyor. Benim ve benim gibi gerçek sanatçılarımıza görev vermiş olup, buyurun size meydan deseler seve seve yaparız. Bir atasözü vardır: “At olur, meydan olmaz; meydan olur at olmaz” diye. İyi kötü atımız var ama meydan yok. Gençlerin yeterli olmaları için öncelikle gençleri özendirmeniz gerekiyor. Gençlere hedef göstermeniz lazım. Hedef olarak, batı kültürünü bilinçaltına yerleştiriyorlar. Böyle olunca, gençler türküye heveslenmiyorlar.
 

THM Araştırması

Foto:Sevcan Çarkcı

TÜRK HALK MÜZİĞİ ARAŞTIRMASI

Türk Halk Müziği, binlerce yıllık Anadolu medeniyetinin zengin yapısını günümüze taşıyarak,  şüphesiz kültürümüzün en önemli yapı taşlarından birini oluşturuyor. Asırlar boyu Türk insanın duygusu, düşüncesi, sevdası, hüznü ve mutluluğu Halk müziğimizle dile geliyor ve yaşatılıyor. Türk Halk Müziğimiz; aynı zamanda toplumsal yaşama yön veren sosyal, kültürel, ekonomik, tarihsel ve kültürel olaylarla birlikte; çeşitli gelenek, görenek ve inançları konu edinen kültürel mirasımız…  Aşık geleneği ile gelişim gösteren Türk Halk Müziğimiz; sosyal yapının değişmesi, köyden kente göçlerin yaşanması, iletişim araçlarının hızlı gelişimi gibi faktörlerden etkilese de ciddi bir kesim tarafından dinlenmeye devam ediyor. Peki, günümüz popüler kültürünün içinde varlığını korumaya gayret eden Türk Halk Müziğimiz; hangi sıkıntıları yaşıyor, ne gibi bir süreçten geçiyor? Halk Müziğinin usta isimleri, yapımcıları ve genç temsilcileri; dünü ve bugünüyle THM’nin genel durumunu, yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini değerlendirdi.

 Foto:Sevcan Çarkcı





ARİF SAĞ: “POPÜLER KAYGILARDAN ARINMALIYIZ..”

Türk Halk Müziğinin genel durumuna baktığımızda nasıl bir tablo çıkıyor, türkülerin dinlenilirliliğini ne düzeyde size göre? Tüm müzik türlerini bir araya getirdiğimizde Halk Müziğinin önde olduğunu biliyorum. TRT’nin yayınlarında da % 60’ın üzerinde Halk Müziği yayını var. Dinleniyor mu, dinleniyor mu o ayrı bir tartışmadır. Ama bir gerçek var ki, büyük kentlerde türkü barların sayıları artıyor.
Türkü dinlenmekte bir sıkıntı yok. Başka müzik türleriyle uğraşan müzisyenlerin türkü söylediğini görüyoruz. Türkülerin seslendirilme düzeyi yukarıda yer alıyor. Görünen bir şey var ki, bu ülkede yaşayan insanlar türkülerinden vazgeçmiyor. Türküleri, ticari meta olarak görmüyor, kendinden bir ifade olarak algılıyor. İfadenin yer bulmasını istiyor. Kendi söyleyemediğini, türkülerin söylemesini istiyor. Nitekim türkülerin çoğunluğu eleştiri ağırlıklıdır. Popüler kültüre yaklaşır gibi türküleri görmemek lazım. Popüler kültürün değişkenliği vardır. Türkülerin değişmesi mümkün değildir. Klasiktir, kalıcıdır. Bizim yapmamız gereken kalıcılığını daha sağlam temeller üzerine oturtturmaktır. Daha bilgili, daha eğitimli sanatçılar yetiştirmektir. Popüler kültürden uzak tutmaktır. Sanatçıların popüler kültürün içinde ticari maksatlı kullanılmaması gerekir. Eğer fazla kullanılırsa, popüler kültürün tükendiği gibi tükeneceği gibi endişelerim var. Türküler buna izin vermez zaten. Yapısal olarak ifade anlamında zaten popüler kültürün içinde yer bulamaz. Belki eğlence noktasında buluşur. Mesaj verme, içerik kazanmaya başladığı noktasında pek popüler kültürle yan yana gelemiyor. Türküler kendini de popüler kültürün yozluğundan kendi kendi koruyor aynı zamanda. Sanatçılar olarak da bizim bu noktaya dikkat etmemiz gerekiyor.
Yaşanan en büyük sorun nedir? Halk Müziği sanatçılarının popüler kaygılarıdır. Halk Müziğinin problemini biz yaratıyoruz. Farkında olmadan başka müzik türlerini Halk Müziği ile yarıştırıyoruz.
Bunun temelinde ne yatıyor? Bu sanatçıların popüler komplekslerinden kaynaklanıyor. Bunu çok açık söylemek gerekiyor. Eğer Halk Müziği çok üzüldüğümüz bir noktaya gelirse; sebebi bilin ki, Halk Müziği sanatçılarıdır. Onların bireysel kompleksleridir. Halk Müziği sanatçısının böyle bir popüler kaygısı olmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı köşkünde türkü söylemekle, köylü Mehmet efendinin evinde türkü söylemek birbirinden farklı değildir. Cumhurbaşkanlığı köşkünü gözümüzde büyüttüğümüz zaman küçülürüz. Oranın da olması gereken bir mekan, mevki olduğunu algılayacağız. Köylü Mehmet efendinin varlığının da bir mevki olduğunu anlayacağız.
Farklı soundlarla yorumlamak nasıl etkiliyor size göre? Kullanacağı yeri değiştirir. Öyle halaylar vardır ki oynarken, sözlerini dinlediğiniz de ağlarsanız. Duygusallığından çekiyorsun, insanları zıplatıyorsun. Duygu yok. O zaman özünden kopmuş oluyor. Halayın özünde hem duygusallık, hem hareket var. İkisi yan yanadır. Biri atılınca özünü kaldırmış oluyorsun. Onun özü, ifadesindedir. Bu çoksesliliği ret edip, halk müziği başka müzikler içinde görmeyi ret ediyorum olarak anlaşılmamalıdır. Kendi rengi, varlığı, duygusu, ifadesiyle, anlatımıyla doğru anlamda bir yerlere oturtuyorsan orada bir sıkıntı yok. Ama popüler kaygılar ve gençlik beni dinlesin kaygılarıyla bir yerlere götürüyorsan, sıkıntı oluşmaya başlar.
Yeni nesil Halk Müziği sanatçılarına ne gibi görevler düşüyor? Orijinini bilerek ve koruyarak gelişmeyi başlatsınlar. Altın madenini işletirken, altına başka bir şey karıştırmadan yapmalıdır. 24 ayar altın, 24 ayar olarak kalmalıdır. İşlerken ona gümüş mü, bakır mı, katıyorsun; taş mı, pırlanta mı koyuyorsun bu başka bir şey. Ama altın değeri kaybettirilmemelidir.
NELER DEĞİŞTİ?
-Halk Müziği, format olarak değişmedi ama kalite olarak değişti. Köylü müziği dediğimiz müzik giderek, kent müziği haline dönüştü. Bu dönüşümde o müziği icra eden insanlarda eğitim yükseldi. Bilgi yükseldi. 30 yıl önce Türkiye’de 15-20 kişi belki nota okuyup, yazabiliyordu. Ama şimdi yeni yetişen gençliğin tümü nota okuyup, yazıyor. Dolayısıyla Halk Müziği yapan insanların aynı zamanda müzik eğitimleri gelişmiş durumdadır. Çünkü bağlama çalıp, türkü söylemek başka bir şey; müzik eğitimi başka bir şeydir. Halk Müziği giderek,  eğitilmiş gençlerin eline geçmeye başladı. Bu ciddi bir gelişmedir.
-Diğer boyutu da enstrümanlarda gelişim olmasıdır. Dünkü enstrümanlarla, bugünküler arasında fark var. Hem teknik olarak, hem de orkestrasyon enstrümanlarının soundu ve tınısı anlamında ciddi bir gelişme oldu. 30 yıl önce bir zurnayı bağlamaların arasında üflemek farklı bir şeydi, bugün farklı bir şey. Akortlar, tınılar tutmazdı;  perdeler uyum sağlamazdı, zurnanın yüksek soundu orkestranın içinde başka olumsuzluklar yaratırdı. Şimdi çalışarak, herkesin bu işe katkıda bulunmasıyla bir balans elde edilmeye başladı. Artık, zurnayı bağlamaların yanında çalarken, yadırganmıyor. Yıllarca ramazan davulu diye dalga geçilen Anadolu’nun değişmez temel enstrümanı davul; asma davul, bedir gibi daha farklı bir form içersine sokuldu.
-Yaylılarından, nefeslilerinden, vurmalılarından oluşan giderek çoğalan bir orkestrasyon dikkatimizi çekmeye başladı ve orkestrada ciddi görevler yapıyorlar. 30 yıl önce 20 bağlama yan yana, önünde de bir solist yer alıyordu. Arkada fazla bir renklilik yoktu. Şimdi daha farklı renkler görüyoruz. Böyle bir soundun içinde solistin okumasıyla solistte kendini geliştirmek zorunda kalıyor. Orkestranın diriliğini solistlerde de görüyorsunuz. Bütün bunlar olurken ruhunu kaybettirilmemesi gerekiyor.
HALK MÜZİĞİ SANATÇISI ŞUANKİ TV ANLAYIŞINA UYGUN DEĞİL…
Sabah programlarında müzik kalktı. Birkaçında katilleri arıyorlar, birkaçında da koca arıyorlar. Dolayısıyla böyle bir formatın içine Halk Müziğini nereye koyacaksın, koyamazsın. Öğleden sonra da aynı programlar yer alıyor. Orada da Halk Müziğini koyacağın bir format yok. Akşam olunca diziler başlıyor. Gece 1’den sonra belki yer bulabiliyorsun. Ama bu sadece Halk Müziği için değil, tüm müzikler için geçerli. Belli formatların içine popüler müzik oturtabiliyor. Halk müziği sanatçısına “kaç sevgilin var” diye soramazsın. Formata uymadığı için yapımcı Halk Müziği sanatçısını çağırılmıyor. Çağırsa da formata uygun olanını seçiyor.
ANONİM MÜZİK YASAL ÇÖZÜME ULAŞMALI
Anonim türküler belli bir zamanı geçtiğinde yasa olarak telif haklarından çıkıyor. Dünya geneline baktığımızda Almanya, İngiltere, İtalya gibi yerlerde anonim müzik çok fazla kullanılmıyor. Bizde tüketim %60’ların üzerinde yer alıyor. Bakanlığın başka bir pencereden bakıp, değerlendirmesi gerekiyor.  Anonim eserleri toparlayabilmek için taşıcıyı işin içine katmak gerekiyor. Taşıyıcıyı ve derleyiciyi memnun edecek bir noktaya getirtilmedir. İkisini de hak tanınmalıdır. Söz yazarına, besteciye nasıl ücret konuşmuşsa; derleyenle, getirene de aynı şekilde menfaat sağlanmalı ki mekanizma çalışsın. Menfaat sağlayamazsak, mekanizma durur. Türküye burada farklı bir pencereden bakmak gerekiyor. 500 yıllık türküler yeni moda olmuş gibi tekrar söyleniyor. Taptaze gibi duruyor. Anonim müzik çok ciddi bir şekilde dinleniyor ve yasal bir çözüme ulaşması gerekiyor.
İNGİLİZCE BAĞLAMA METODU DÜNYA ÜNİVERSİTELERİNDE  

Bağlamanın çoklu gelişim özelliğinin akademik eğitim alanında yeterince yansıtılmadığı düşüncesiyle bağlama metodu hazırlayan Arif Sağ ve Erdal Erzincan farklı dönemlerde bireysel gayretlerle devam ettirdikleri çalışmaları, 2000 yılından itibaren birleştirilerek “Bağlama Metodu” yazma eylemine dönüştürdüler. Kitap kapsamında bağlama düzeni ile ilgili geleneksel çalışlar, yeni gelişmeler ve kişisel çalışmaların algılamasına yönelik araştırmalar ve düzenin inceliklerini yansıtacak bir repertuvar yer alıyor. Kitabın ortaya çıkışını şöyle anlatıyor usta sanatçımız: “1976’larda konservatuvara başladığımda bu kitabı bir an önce bitirmek gibi düşüncem vardı. Sonra birden bire farklı düşünmeye başladım. O dönemde bağlama henüz bugünki gibi evrimini tamamlamıştı. Herkesin elindeki bağlama değişikti. Ama şimdi hepsi birbirine benziyor. Çalma tekniğinde de böyle. O gün metodu yazmış olsaydım dolayısıyla bağlamının gerisinde kalacaktı ama bugün bitirilen bu metod, bağlamının bugünkü geldiği noktayı gösteriyor. Zamanlama açısında da doğru. Yurtdışındaki birçok üniversitede Almanya, Hollanda, ABD gibi yerlerde bağlama dersleri koydular. Kimin ne öğreteceğini bilmiyorlar. Kitabın bir özelliği de ders kitabı olmasıdır. İngilizce olması da o okullarda rahatça anlaşılabilmesini kolaylaştırıyor. Sırf enstrümanı gönderip, enstrümanın tarifini göndermediğinizde sıkıntı yaşanır. Bağlama konulmuş ama tarifi oradaki kişinin inisiyatifine kalmış. kontrol edecek bir disipline ihtiyacı var.  O da kitabıdır. Eğitimciye verilir. Konservatuvarda okuyan bir müzik adamının önce enstrümanist olmasını sağlamak lazım. Hollanda da resmi ders veriliyor. ABD’de, Japonya’da var.”

SABAHAT AKKİRAZ: “MÜZİĞİMİZİ GÖRMEZDEN GELMEK BİR KURAL GİBİ…”              

   Foto :Sevcan Çarkcı


Halk Müziğinin gördüğü ilgi sizce yeterli bir düzeydi mi? Bence her zaman yeterli ilgi var. Sadece medyada yeterli yer bulma sorunu yaşıyor yaptığımız müzik. Radyo ve TV’lerde yer verilmiyor. Ama verilmiyor diye oturup ağlayacak değiliz. Kendi kanallarımızda yeterince kendimizi ifade edebiliyoruz. Ama birileri bize müziğimizi aktaracak alan vermiyorlarsa bu onların eksiği ve kaybıdır. Bunu da dert edecek değiliz. Yoksa ben yılda yüz konser yapıyorum. Mustafa Özarslan’dan Erdal Erzincan’a; Volkan Konak’tan Yavuz Bingöl’e birçok müzisyen hem ülkemizi hem yurtdışını tabiri caizse hallaç pamuğu gibi atıyor. Hayatları sadece İstanbul, Ankara ya da İzmir de geçen, belli mekanların dışında konser yapılmadığını sanan birçok aklı evvel sanki hiç Türkü dinlenmiyormuş zannediyor. Bu da ben ve benim gibileri güldürüyor.
Yaşanan en büyük problem nedir size göre? Görmekten gelinmezlik ve yeterli konser alanlarının olmayışı ana problemlerdir. Pop Art dediğimiz bu yüzyılın hastalığı sanki kendi dışında yaşanan hiçbir olgu ya da sanat yokmuş gibi davranarak tüm gücünü pop art’a harcıyor. Oysa diğer tarafta tüm kurumlarıyla, dinleyicisi ile satışları ile müzik yürüyor ama o görmezden geliyor. Ama birileri yok sayıyor diye yaptığımız ve ürettiğimiz yok olmuyor aksine farklı iletişim yolları ve araçları ile yaşıyor ve ulaşmaya devam ediyor.
Nelerin değişim gösterdiği söyleyebiliriz? Soundlar, teknik, üretim araçları, kalifiye müzisyen ve entegrasyona açık yeni bir Halk müziğinden söz edebiliriz. Her şey daha profesyonel aynı zamanda uluslararası bir hal aldı ki bu da rekabet gücümüzü tüm dünyada arttırdı.
Uluslararası arenada daha fazla yer bulabilmesi için neler yapılabilir? Ben Queen Elizabeth Hall’den Cite Dela Music’e Brezilyadan Fas’a Japonya’dan İsveç’e Berlin Flarmoni’den Amsterdam Flarmoni’ye kadar birçok ülke ve akla hayale gelmez salonlarda türkü söyledim. İşini iyi yaptığın sürece herkes seni tanır. Burada asıl işi Kültür Bakanlığı yapacak. Fırsat yaratacak ve kültürünü pazarlayacak. Onun dışında eğer çok özel müzisyenler değilseniz işiniz zor.
“HALK MÜZİĞİNİN TAMAMI  ANONİM  OLMALI..”
Farklı soundlarla icra etmek özüne aykırı mı? Ben hem Jazz hem Elektronik hem de Klasik müziklerle türküleri harmanlayan ve bunlarla yüzlerce konser yapan birisi olarak kesinlikle hayır. İçerik değişmez. Zarf değişir. Aslolan da budur. Ürettiğiniz binlerce yıllık kültürünüzü her aracı kullanarak herkese dinletmek. Burada tabi asıl etkili olan bilginiz bunun için yeterli mi ve samimi misiniz?
Gençler nasıl bir ilgi gösteriyor? Konserlerime baktığımda ya da internet üzerinden beni ya da arkadaşlarımı takip edenleri incelediğimde bunların önemli bir bölümünün genç ve sadece genç de değil eğitimli gençler olduğunu da görüyorum. Müzik bir arz talep işidir. Bu anlamıyla reel bir sektördür. Genç sadece Rock ya da Pop dinliyor demekse cahillik olsa gerektir.
Türküler tam olarak hayatımızın neresinde yer alıyor? Türkü hayatın kendisidir zaten. Onu hayatın içinde bir yere koymaya çalışmak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Doğumdan ölüme, düğünden davete, ibadetten eğlenceye hayatın her anı Türkülerin yaratılma ve yaşatılma anıdır. Bunları anlamlandıran türkülerdir zaten. Ekstra bir şey yapmak gereksizdir.
Yeni kuşak Halk Müziği sanatçıları Halk müziğine yeterince sahip çıkıyorlar mı? Kim Türkü söylüyorsa yeterince değer veriyordur. Biraz önce de söylemiştim. Aslolan samimiyet ve bilgi birikimidir. Yeni kuşak arkadaşlarıma ben çok değer veriyorum ve onlara güveniyorum. Sonuçta biz bu müziği onlara emanet edeceğiz. Tabi ki onların benim ya da Arif Sağ gibi olmalarını beklemiyorum. Onlar farklı koşullarda ve farklı bir hayatı yaşıyorlar. Onlar ona göre müzik yapacaklar ve bu da doğru olanıdır. Ben benim zamanımın müziğini yaptım, onlar yeni zamanın müziğini yapacaklar.
Halk Müziğinin yıllardır tartışılan bir konusu da anonim türkülerin telif hakkı olmalı mı, olmamalı mı? Siz ne düşünüyorsunuz? Ben halk müziğinin tamamının Anonime çıkartılmasından yanayım. Siz halkın müziğini yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Zaten Halkın bin yıldır yaşattığı kültürün ürünlerini seslendiriyor ya da derleyip aktarıyorsunuz. Sanki toplumsal bir müzikal hafıza yokmuş gibi türküleri sahipleniyorsunuz. Ben de eser derleyen beste yapsan birisi olarak şayet türkülerin tamamının anonimleşmesi yolunda bir karar alınırsa keyifle tüm eserlerimi anonime çıkarabilirim. Ama Mesam’ın böyle bir karar alabileceğini düşünmüyorum.
ORTAK TÜRKİYE ÖZLEMİ

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın AK Parti kongresinde bahsettiği önemli isimlerden biri olan Sabahat Akkiraz,, konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade etti: “Sayın Başbakan 14 önemli isim saydı. Bu toplumun temel değerlerini oluşturan ve her birisi bu ülkenin farklı düşünen kitlelerce önemli 14 isim. Benim dünya görüşümde ''yaratılanı yaradandan ötürü sevmek'' bir görevdir. Kimseyi ayırmadan ''Yetmiş üç millete bir nazarla bakan'' bir felsefeye inanan birisi olarak onure oldum. Ama siyasetin temelinde samimiyet kavramı yoktur. Çıkarlar vardır. Benim ismimi sayarken samimi miydi? Açıkçası bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim. Bu isimlerden bazıları son 50 yıldır bazı vücutlarda alerji oluşturuyordu. Hiç anılmıyor, önemi vurgulanmıyordu. Anılıyor ve empati kuruluyor olması beni mutlu etti. Hiçbir şekilde yaptıkları siyaseti paylaşmadığım, çoğu yerde eleştirdiğim bir düşüncenin liderinin bu isimleri anması ve ortak bir Türkiye özlemini dile getirmesi siyasetimizin zenginleşmesi açısından da önemlidir. Ben bir Kemalist ve Sosyal Demokrat olarak bu ülkenin; değerlerini yücelterek  ancak bir refah ve kültür toplumu olacağımıza inanıyorum. Bunu tüm toplum olarak başarırsak ve siyasetçilerimizde bu özleme ve toplumsal isteme cevap verirlerse Mustafa Kemal Atatürk'ün önümüze koyduğu medeniyet hedefine ulaşabileceğimizi düşünüyorum.”
Foto: Sevcan Çarkcı


BELKIS AKKALE: “SEKTÖR CAN ÇEKİŞİYOR, EN ÇOK ETKİLENEN İSE; HALK MÜZİĞİ…” 
Son dönemde türküler yeterli ilgiliyi görüyor mu? Maalesef türkülerimiz son yıllarda hak ettiği ilgiyi görememektedir. Bunun birçok nedenleri var, en önemli nedenlerden bir tanesi, toplum üzerinde çok büyük etkisi olan radyo ve TV’lerin popüler müzikleri ve içi boş programları öne çıkararak haksız rekabet ortamı yaratmalarıdır. Bakın majör kanalların hiç birinde kayda değer türkü programları yoktur. Topluma ne verirsen onu aldığı, seçici olamadıkları ve tepki koymadıkları için kültür sanat programları hak ettiği ilgiyi görememektedir. Kültürel ve sanatsal yozlaşmada yayıncılar kadar izleyen halkta sorumsuzluk örneği göstermektedir. Artık toplum olarak silkinip, seçici olmayı öğrenmemiz gerekir.
Peki, hayatımızdaki yeri ne olmalıdır? Son zamanlarda her şeyin yozlaştığı, kültürel değerlerin yok sayıldığı, başların ayak olduğu bir dönemden geçiyoruz. İşte tam da bu zamanda türküleri dinleyip ne demek istediklerini, nasıl bir mesaj verdiklerini çok iyi anlamak lazım. Zira türküler hayatımızın rehberi olabilirler. Ozanlarımızın öğretileri türkülerde saklıdır. Şifreyi iyi çözebilmek için türküleri anlayarak dinlemek lazım.
Türk Halk Müziğinin yaşadığı sorunlar neler? En büyük problem, iyi tanınmamaktadır. Burada aile büyüklerine de çok görev düşmektedir. Çocuklarına türküleri anlayarak dinlemeyi öğretmeleri türkülerden birçok bilginin edilebileceğini öğretmeleri lazım. Evde türkü dinlenilmiyorsa genç kuşak türküyü nasıl tanıyacak? Türkülerin geçmişten geleceğe bir kültür köprüsü olduğunu özümüzü iyi tanıyabilmek için türküleri dinlememiz gerektiğini anlatmamız lazım. İkinci bir şıkta okullardaki müzik eğitimlerinin yetersiz olması. Halk müziğinin çocuklara öğretebilecek uzman hocalardan yararlanmak lazım. İTÜ devlet konservatuarından mezun tam donanımlı, halk müziğini iyi bilen birçok genç barlarda çalışmaları yerine okullarda görevlendirilse çok şey değişir. Üçüncü şık Kültür Bakanlığımız..Ben Kültür Bakanlığında 16 yıl görev yapmış bir sanatçıyım. Yıllardır dile getirdiğim halde maalesef başarılı olamadım. Sinema ve tiyatroya azda olsa maddi destek sağlanıyor oysa müzik sektörü can çekişiyor. Bundan da en çok etkilenen Halk Müziği oluyor. Ve biz kültür emekçileri olarak buna çok üzülüyoruz.
 Yaşanan değişimler Halk Müziğini nasıl etkiledi? Türkülerin kaynağı Anadolu ve Anadolu insanıdır. Geçmiş zamanlarda türkü yakıcıları vardı. Bulundukları ortamda tüm yaşananları türkülere dökerlerdi. Derleyici ve aktarıcılar tarafından topluma ulaştırılırdı. Bu türkülerin olgunlaşması için bir zaman sürecinden geçmesi gerekiyordu. Oysa teknolojinin hızlı bir şekilde hayatımıza girmesi ile türküler de değişime uğradı. Şöyle ki eskiden 20-30 yılda olgunlaşan türkü şimdi iletişim araçları ile her kesime anında ulaşıyor. Ve günümüzün türküleri de toplumun katkısı olmadığı için ham kalıyor. İster istemez bütün sorumluluk yorumcuda oluyor. Yorumcu halk müziğini iyi bilen biri ise ne mutlu bize. Gelecek kuşaklara doğruyu aktarır. Fakat bunun tersi ise vay başımıza gelenler… Türküler geçmişten geleceğe korumamız gereken bir kültür mirasıdır. Bu yüzden çok hassas olmalıyız. Türkülerin otantik dokusunu bozmadan alt yapıda uygulanan senfonik çalışmalar yapılabilir. Dozunu çok iyi ayarlamak lazım. Benimde bu türden çok denemelerim olmuştur.
KOŞULLAR AĞIR, ÇALIŞMA ALANLARI DARALDI
Genç kuşak halk müziği sanatçılarımızın türkülere yeterince sahip çıkmasını nasıl bekleyebiliriz? Çalışma alanları o kadar daraldı ki birçoğu türkü barlarda boğaz tokluğuna çalışıp ayakta durmaya çalışıyorlar. Koşullar bu kadar zorken onlara türkülere sahip çıkın diyebilir miyiz? Biz istesek de onlar nasıl sahip çıkabilecekler ki? Belki çok karamsar bir tablo çiziyorum ama maalesef bunlar bizim gerçeklerimiz.
ANONİM TÜRKÜLERE FON AYIRILMALI
Her türkünün bir sahibi vardır. Sahibi yaşamıyorsa varisleri vardır. Şayet varislerine ulaşılamıyorsa anonim yazıp bedelsiz kullanmak yerine bu konuyla ilgili fon ayırıp telif bedellerini burada toplayarak halk müziğiyle ilgili bilimsel çalışmalarda kullanılabilir. Çokta hayırlı bir şey yapılmış olur.
BAKANLIK DESTEK VERİRSE PROJELER ÜRETEBİLİRİZ
Dünya platformlarında halk müziğinin yer bulabilmesi için devletin desteğine ihtiyaç vardır. Bu destek sağlanırsa halk müziği adına çok başarılı çalışmalar yapılacağına inanıyorum. Kültür bakanlığı destek verirse birçok donanımlı arkadaşımızla birlikte büyük projeler üretebiliriz.

25 Ocak 2011 Salı

YENİ TÜRKÜ



Akort Dergisi Kasım-Aralık/2009


YENİ TÜRKÜ’YLE 30.YIL…
“Olmasa Mektubun”, “Vira Vira”, “Aşk Yeniden”, “Maskeli Balo” gibi daha birçok şarkısıyla akıllara yer eden Yeni Türkü, 30 yılı geride bıraktı. 1979 yılında Derya Köroğlu, Selim Atakan ve Zerrin Atakan ile yola çıkan ve geçirdiği değişimlerle bambaşka bir ekiple bugünlere gelen Yeni Türkü, 30. yılını kutladığı özel bir gecenin ardından,  şimdi de yepyeni şarkılarını söylemeye hazırlanıyor. Uzun süredir albüm yayınlamasa da verdiği sayısız konserle gençlikle bağını koparmayan grup, çok yakın bir zaman dilimi içinde yeni şarkılarının yer aldığı albümünü piyasaya sunacak. 30.yılını yeni şarkılarla karşılayan Yeni Türkü’nün kurucusu ve solisti Derya Köroğlu, “Çizgimizden sapmadık, ilk başta müzik tutumumuz nasıl ise sonuna kadar bunu koruduk. Şimdiki gençler o ruhu algılıyor olsa gerek ki, tekrardan bizi dinliyorlar. Konserlerimiz daha ziyade genç insanlarla doluyor ve o gençliğin içerisinde yeniden, yeniden keşfediliyoruz.”diyor. Yılda 60-70 civarı konser veren Yeni Türkü’nün 30 yıllık hikayesini, grubun günümüze ulaşmasında önemli bir payı bulunan Derya Köroğlu’ndan dinliyoruz….
 Yeni Türkü hangi düşüncelerle yola çıkmıştı? Selim’le müzik yapmaya lisede başlamıştık. Liseye girdiğimde Ankara Fen Lisesi, zaten Selim Atakan’ın liderliğinde Milliyet Liselerarası Müzik yarışmasında birinci olmuştu. Lise bir sonunda ben de orkestraya katıldım ve müzik hikayemiz orada başladı. Selim’in orada olması benim için büyük bir şanstı ve bu şansı doğru kullandım diyebilirim! Her şeyden önce, biz hep yeni bir şeyler yapmaya çalışan insanlardık. Grubumuzun adından da anlaşılacağı gibi, bizim düşüncemiz gerçekten yeni bir şeyler yapmaktı. Ama bu yeniliği, geleneksel müzik üzerine kurmamız gerektiğini düşünüyorduk. Birçok deneysel çalışmalarımız oldu. O dönemde Modern Folk Üçlüsü, Barış Manço, Moğollar, Zülfü Livaneli gibi ağabeylerimizden etkilenmiştik elbette. Ama ben kişisel olarak en çok Fikret Kızılok’tan etkilenmişimdir. İlk albümümüz “Buğdayın Türküsü”nde daha çok geleneksel halk müziği etkileri vardır. Ancak, ikinci albümden itibaren, Türk Sanat müziğinin ve ‘Akdenizli olmanın’ etkileri daha ağır basmıştır. Her ne kadar adımız Yeni Türkü ise de; türküden çok şarkıya yönelik bir yapımız var. Öyle denebilir ki, biz daha çok ‘Yeni Şarkı’ olduk sonraki yıllarda.
O yıllardaki siyasi, politik ve kültürel değişim müziğinize nasıl yansıdı? Siyasal anlamda gerçekten hareketli günlerdi. 12 Mart askeri darbesi, Deniz Gezmiş’lerin asılması gibi trajik olaylar yaşandı.  Bu sürecin akabinde ben ODTÜ’de eğitimime başladım. Öğrenci hareketleri içinde yer almıştım. Mimarlık Fakültesi öğrenci derneğinde çalıştım. Selim de Hacettepe’de tıp okuyordu. Ayrı okullardaydık ama müzik konusunda bir araya geliyorduk. İster istemez 70’li yıllar müziğimize yansıdı. Bu,  “Buğdayın Türküsü”ne olduğu gibi yansımıştı. Şili’de öldürülen büyük şair Pablo Neruda’nın şiiriyle başladı Yeni Türkü. O dönemin siyasal ve politik yapısını “Buğdayın Türküsü”nde görebilirsiniz. Daha sonraki yıllarda da tavrımız devam etti ama ister istemez daha sembolik ve metaforik bir görünüme büründü.
“Yeni Türkü adını bir bayrak gibi taşıdık bugünlere” diyorsunuz. Nasıl başardınız bunu? Aslında çok fazla badire atlattık ama bunlara rağmen “Yeni Türkü”yü devam ettirme sebatını gösterdik. Bunların ilki, Selim Atakan’ın 1982 yılında İngiltere’ye gitmesidir. İkinci albümümüz “Akdeniz Akdeniz”i daha çıkaramadan Selim de, Zerrin de İngiltere’ye gitmişlerdi. “Akdeniz Akdeniz” albümünün çıkması bile şüpheliydi adeta. 12 Eylül darbesinin ve baskı döneminin üzerimizdeki negatif etkisiyle, umutlarımızın elimizden alındığı günler yaşadık. Detaylara girmeden söyleyelim, çok kritik bir dönemden geçtik ama albümü çıkardık. Ardından “Günebakan” ile birlikte, Yeni Türkü yoluna daha kararlı bir şekilde devam etti. Daha sonraki dönemlerde de çeşitli ayrılıklar olmasına rağmen, kendi ismimi değil, Yeni Türkü ismini hep yukarda tutmaya çalıştım. Çünkü bu müziğin ortaya çıkması, birçok kişinin ortak ve samimi katkıları sayesinde olmuştur ve ben de bu olguya hep saygı duymuşumdur.
Bu ayrılıkların sebebi neydi? Grupların hayatında hep ayrılıklar olmuştur maalesef, çünkü zor bir iştir grupları sürdürmek. Ayrılıkların bir kısmı zorunluluklar nedeniyle olmuştu. Örneğin Tuncer Tercan ve Eftal Küçük Ankara’da hayatlarını kurdukları için İstanbul’a gelemediler. Hatta biz gidince Eftal, Çağdaş Türkü’yü kurdu Ankara’da. Yıllar sonra 1991 yılında Selim Atakan‘la yolları ayırdık ve yerine Erkin Hadimoğlu geçti. Bu süreç 97’ye uzanıyor. Şimdiki ekiple “Yeni” adlı albümü yaptık ve bugüne kadar “Yeni Türkü”nün sesini güçlü bir şekilde duyurduk. Her yıl ortalama 60-70 konser veriyoruz.
Geleneksel Türk enstrümanlarıyla batı enstrümanlarını başarıyla sentezlediniz ve çok geniş kitlelere ulaştınız, öncü gruplardan biri oldunuz. Günümüzde bunu başaran sanatçılar var mı?  Bizim öncülüğümüz, en çok Türk makamsal müziğini kullanmamızdadır. Bizden önce bu tam yapılamamıştır. Türküler konusunda çok şey yapıldı ama klasik kemençe, ud, kanun bunlar kullanılmamıştı. Bu çok büyük bir farklılık getirdi. 90’lı yıllarda ortaya çıkan Türk Pop Müziği de bu makamsallığı biraz disko ve arabeskle karıştırarak kullandı. Bizim o dönemdeki öncülüğümüz ya da Modern Folk Üçlüsünün türküleri çok seslendirmesi gibi öncülükler büyük adımlardı. Rock dünyasına Türkçeyi sokan Bulutsuzluk Özlemi olmuştur. Onların öncülüğü gibi bir öncülük yok ama mesela Şebnem Ferah Rock çizgisini çok güzel bir yere taşıdı. İyi sesler var. Sertab Erener, Göksel, Aylin Aslım, Pamela ve başka sanatçıların içinde olduğu bir kızlar grubu var. Onlar insana umut veriyor.
Yeni Türkü müziğine hakim olan Ege ve Akdeniz tınılarının çıkış kaynağı neydi? İçinde yaşadığımız süreçte kendiliğinden oldu gibi ama bizim o dönemde “dünyayı anlamak ve değiştirmek” doğrultusunda çok büyük bir entelektüel bir çabamız vardı. Gitarı çalmaktan önce, ne yapacağımızı bilmek için çok büyük bir çaba gösteriyor, tartışıyor ve kitap okuyorduk. Bunlardan biri de Akdeniz’in tarihini anlatan Braudel’in yazdığı “Akdeniz” isimli bir kitaptı. Bu çok etkilemişti bizleri. Çünkü insanlar o dönemde çokta farkında değildi ‘Akdeniz’li olduklarını. Biz “Akdeniz Akdeniz” albümünü çıkardıktan sonra Akdeniz Festivalleri yapıldı. Bunda Yunan’lıların da çok büyük etkisi var. Onlarla olan 500 yy’lık geçmişimiz, kültürel anlamda ortaklığımız bulunuyor. Zorba filminde Theodorakis’in müziği ve daha sonra da Haris Alexiou bizi çok etkilediler.
 30 YILIN ÖZETİ: İNANÇ VE SAMİMİYET
1979 yılında Derya Köroğlu, Selim Atakan ve Zerrin Atakan ile yola çıkan ve sonrasında  Derya Köroğlu önderliğinde çeşitli müzisyenleri bünyesinde barındıran Yeni Türkü’ye emeği geçen isimler arasında Eftal Küçük, Tuğrul Bayrak, Tuncer Tercan, Murat Buket, Fuat Oburoğlu, Cengiz Onural yer alıyor. Şiirleri besteleyerek yola çıkan Yeni Türkü’nün en önemli özelliklerinden biri de bu.. Şiirlerini besteledikleri Can Yücel, Edip Cansever, Kemal Burkay, Yaşar Miraç, Turgay Fişekçi gibi şairlerimizin yanı sıra, çok usta isimler Yeni Türkü için şarkı sözleri yazdılar: Murathan Mungan, Meral Özbek, Yıldırım Türker... Cengiz Onural’ın şarkı sözleri, özellikle 90’lı yıllarda çok öne çıktı.  90’lı yılların sonuna kadar “Buğdayın Türküsü”, “Akdeniz Akdeniz”, Günebakan”, “Dünyanın Kapıları”, “Yeşilmişik”, “Vira Vira”, “Rumeli Konseri”, “Aşk Yeniden”, “Külhani Şarkılar”, “Süper Baba Müzikleri”, “Her Dem Yeni” adlı albümlerini yayınlayan Yeni Türkü; asıl büyük değişimi ise; 1997 yılında yaşadı. Derya Köroğlu liderliğinde; Erkin Hadimoğlu, Raci Pişmişoğlu, Erdinç Şenol, Furkan Bilgi, Fatih Ahıskalı’dan oluşan yeni ekip “Yeni” adını alan bir albüm hazırladı ve gruba Serdar Barçın’ın katılmasının ardından, Yeni Türkü 2000’li yıllar boyunca 400’ü aşkın konser verdi. 
Yeni Kuşak Yeni Türkünün arasında nasıl bir uyum var? Son 12 yılda verdiğimiz konser daha öncekilere bedeldir bence. Ciddi sayıda konser veriyoruz. Her şeyden önce çok iyi bir performans ekibiyiz. Eskiden gündüz çalışan gece müzik yapan insanlardık. Şimdiki ekip ise tamamıyla müzisyenlerden oluşuyor ve bu nedenle büyük bir fark var. Fazla sayıda konser veriyoruz. Üretimimiz biraz yavaş kaldı şimdi onu sağlamamız lazım. Artık eli kulağında…
Bir grubu ayakta tutmak oldukça zor ve bunun çok fazla örneği görüyoruz. Siz bunu nasıl sağlıyorsunuz? Her şey arkadaş olmaktan geçiyor aslında. Yaş farkımız çok olmasına rağmen, en azından abi-kardeşliği sağladığımız için hiç problem olmuyor. Kazandığımızı bölüşüyoruz. Grupların yaşayabilmesi maddi anlamda çok zordur. Ama biz yıllardır böyle bir problemi yaşamadık Zaten o nedenle dağılmalar oluyor. Mümkün olduğu kadar, birbirimizi kollayarak yolumuza devam ediyoruz. Bu da dayanışmanın ürünü oluyor. 
30. sanat yılınızı çok özel bir konserle kutladınız. O gece neler hissettirdi size? ? Benim için çok dolu ve anlam yüklü bir geceydi. 30 yıl gerçekten uzun bir dönem. Uzun süredir yapmayı planladığımız bir konserdi. Selim Atakan çok destekledi ve emek verdi. Oldukça zor bir işin altından kalktık. Çünkü Yeni Türkü’ye emek ve destek vermiş çok insan vardı. Ve en büyük sürpriz ise Haris Alexiou’nun sırf bizim konserimize katılmak için İstanbul’a gelmesiydi. Kişisel olarak umuyorum ki, herkese olan vefa borcumu yerine getirebilmişimdir. DVD’sini de çıkaracağız.
Yeni Türkü’nün 30 yılını nasıl özetlersiniz? Kendi arkadaşlığımız ve dostluğumuza dayanan, gerçekten bir birikimi olan; hem müzikal anlamda hem de entellektürel birikimi olan arkadaşlar olarak ve belki bunlardan da önemlisi, samimiyetle yaptığımız bir müzik oldu. Çok güzel insanlar katıldı. İlk başta Yaşar Miraç adımızı verdi. Geleceği büyük bir inanç ve samimiyetle yapılmış bir müzik oldu. Zaten insanlara ulaşan bu oldu. İlk 5 albümde, para kazanmadık ve buna rağmen müziğimizi devam ettirdik. İnsanlarla o müziği paylaşmanın kıvancını, gururunu yaşadık. Dolayısıyla çok sağlam bir şey kaldı geriye. Çizgimizden sapmadık, ilk başta müzik tutumumuz nasıl ise sonuna kadar bunu koruduk. Şimdiki gençler o ruhu algılıyor olsa gerek ki, tekrardan bizi dinliyorlar. Konserlerimiz daha ziyade genç insanlarla doluyor ve o gençliğin içerisinde yeniden, yeniden keşfediliyoruz.
Sizin şarkılarınızın dinleyenlere umut veren bir yanı oldu hep… Şu günlerde fazlasıyla hissedilir bir durum bu. Yeni şarkılarınızı ne zaman dinleyeceğiz? Kendi kendimizi tekrar etmeden güncel olmak zorundayız. Zaten zor olan da bu. Müzikal olarak değil de daha çok sözler anlamında bir zorluk var önümüzde. Biz de değişmek zorundayız. Kendi kökümüzü devam ettiriyoruz ama her albümde küçük bir takım yenilikler katmışızdır. Bu döneme uygun bir şeyler katmamız gerektiğine inanıyorum. İnsanların en büyük ihtiyacı ve eksikliği umut. Ama bu bir deniz feneriyse eğer, doğru feneri göstermemiz lazım. Yeni Türkü değişik bir şey yapmış dedirtecek şeyler de olacak ama klasiklerimizde olacak. Albümümüzü Şubat ayına yetiştirmeyi planlıyoruz.
Uzun süre geçmesi bir kaygı yaşatıyor mu size? Aradan 10 yıl geçti. Bütün gruplarda ya da sanatçılarda bir önceki albümü aratmaması gibi bir kaygı her zaman vardır. Yaptıklarımıza baktığımda kaygı duymuyorum. Sevileceğini düşünüyorum.
 “TELİF KONUSUNDA BİLİNÇLİ DEĞİLİZ…”
“Müziğin kopyalanabildiği bir dönemi yaşıyoruz. Öyle bir hale geldi ki, kimse kopyalanmış müzik cd’si bile almıyor. Çünkü internette her şey var, orada bedava. Bu kadar kolay ulaşılabilir olması müzik adına iyi bir şey değil. Yeni bir albüm çıkarmanın motivasyonu çok önemlidir. Yeni bir albüm, yeni bir konsept, yenilenme ve kendini aşma çabası vb. vb. demektir. Ama maalesef ki bu motivasyonu kaybediyoruz. Batı dünyasında da düştü satışlar ama müzik sektörü ve telif konusunda insanların bilinçleri ve farkındalıkları açısından yine de büyük farklar var. Bizde ekonomik duruma bağlı olarak, ne kadar kopyalayabiliyorlarsa o kadar memnun oluyor insanlar.  Eğer “ben çalıyorum demek ki ben hırsızım” bilinci olmadığı sürece bunun önüne geçmek çok zor. Avrupa ülkesi olmanın en büyük şartlarından biri de Entelektüel haklara sahip çıkmaktır. “İnsan beyninin ürettiği fikirlerin”, “üretim”lerin de çalınmaması gerektiğini anlamak lazımdır.”

HEPSİ


Akort Dergisi Kasım-Aralık/2009
HEPSİ’NİN ÇAĞDAŞ YAŞAM KORUMA PROJESİ       
Müzik kariyerlerine artık üç kişi olarak devam eden Hepsi kızlarını önümüzdeki dönemde sosyal sorumluluk projelerinde oldukça sık göreceğiz. Kısa bir süre önce “Sır” adını verdikleri single’larını yayınlayan grup, “Geri Dönüşüm” konseptli çalışmalara ağırlık verecek. Gazete kağıtlarından özel olarak tasarlanmış kostümleriyle poz veren kızlar, “Bundan böyle sorumlu olduğumuz her türlü projenin içinde yer alacağız” diyor. Yeni albüm öncesi Hepsi kızlarıyla bir araya geldik ve projelerini konuştuk…

Bu ve önümüzdeki yıl farklı bir konseptle karşımızda olacaksınız. “Geri Dönüşüm Projesi” nasıl ortaya çıktı?
Grup Hepsi: Geri Dönüşüm; geleceğe ve ekonomiye yatırım demektir. Doğal kaynaklarımız nüfusun artması ve tüketim alışkanlıklarımızın değişmesiyle her geçen gün azalmakta. Değerlendirilebilinir nitelikli atıkları geri dönüştürmek suretiyle kaynaklarımızı fert olarak verimli kullanmak zorundayız. Örneğin; kağıdın geri dönüşümü ile ormanlarda ağaçların daha az kesilmesini; plastik atıkların geri dönüşümü ile petrolden tasarruf edilmesini sağlayabiliriz. Biz Grup Hepsi olarak kendi çapımızda bu konuyla ilgili çalışmalar yapıyorduk. Ama hem sesimizi duyurup, hem de bizi seven kitleleri de yönlendirmek üzere ekibimizle bu projeye başladık.
 İlerleyen dönemlerde bu projeyi kapsayan birçok çalışma içinde bulunacağınızı söylüyorsunuz. Neler tasarladığınızı anlatır mısınız?
Grup Hepsi: Projenin ilk adımı olarak Madame Figaro’ya bir çekim gerçekleştirdik. Kıyafetimizden tutunda ayakkabımıza, elimizdeki çantaya, köpeğimize, tokamıza, şapkamıza vs. hepsi gazete kağıtlarından origami sanatı ile Ceyda Balaban tarafından yapıldı. Dergi için çekilen karelerde diktiğimiz kumaşlar bile kağıttı. Hepsi geri dönüşebilen malzemelerden yapıldı. Sırada yine geri dönüşümlü başka malzemelerle hazırlanmış bir diğer çekimimiz olacak. Ve Ceyda Balaban ile hazırlamayı planladığımız organik kumaşlardan yapılmış birkaç parçalık bir koleksiyon var. Ve tabii 1 sene boyunca daha fazlası da oluşacak.
Sadece maddi olarak değil, manevi olarak da bu düşünce içindesiniz… “Ne yaparsan yap, hayat sana geri döner” gibi… Bu düşünceden yola çıkarak, neler söylemek istersiniz?
Eren: Yolladığın enerjiyle alakalı bir durum bu... Evren sana istediğin cevabı veriyor. Ama önce sen ne istediğinde emin olman lazım... Yanlış mesajı yollarsan evrene o da sana onu gönderir.
Başka ne gibi sosyal sorumluluk projeleri içinde yer almayı planlıyorsunuz?
Grup Hepsi: Sanatçılar kitleleri olan bireylerdir. Ve biz yola çıktığımızdan bugüne bizleri idol benimseyen sevenlerimize sadece müziğimizle değil, hayata ve çevreye bakış açımızla da ilgili görüşlerimizi anlatıp bu konuda duyarlı olmayı ve aşılamayı görev edindik. Son yıllarda çeşitli doğa felaketleri, kimyasal atıklar, hormonlu gıdalar, engelli doğan kardeşlerimiz artmakta. Zaten hepimiz önce fert olarak bilinçlenmeliyiz. Hasta çocuklarımıza yardım etmeli, oksijeni kaybetmemek için doğayı korumalı ve anlatmakla bitiremeyeceğimiz daha bir sürü sorumluluklarımız var. Sorumlu olduğumuz her türlü projenin içinde olacağız.
ÜRETİM YOK,  TEKRAR VAR…
Nasıl bir müzik ortamını soluyoruz?  
Eren: Güzel ve farklı işler yapmak isteyen insan var ama pek yolları açılmıyor bence. Aynı kalıplarda gitmekten hoşlanan bir dinleyici var. Ya da yapımcılar bu işlere bütçe ayırıyor... Yenilerin çok uğraşmaları gerekiyor. Ama her zaman iyi iş kendini ortaya çıkartıyor.
Yasemin: Sürekli aynı şeyler tekrarlanıyor. Bence artık üretmiyor kimse ne tuttuysa onu devam ettiriyorlar... Piyasa işi çıkıyor ortaya. Yapılan güzel işler var, ama onlara da gölge düşürüyorlar.
Cemre:  Bir tarz tutunca devamlı kendini tekrar etme durumu var. Bu da işi ticarete döküyor. Dikiş tutturamayanlar da her albümde farklı imajla çıkıp bu sefer kendilerini bulduklarını iddia ediyorlar. Önemli olan müziğin kalitesidir. İyi müzik herkese hitap eder.
Peki, müziğin geleceği umut verici mi?   
Eren: Kalıp bilgisayar beat’lerinden kurtulacağız. Daha pozitif şarkılara geçiş dönemi geliyor bence.
Yasemin: Dedim ya üretmek gerek ve rahat bırakmak gerekiyor. O zaman bir şeyler olacak...
Cemre: Eğer yenilikleri benimseyip kabul edebilirsek iyi;yoksa şu an olduğu gibi..
“DİNLEYİCİLERİMİZLE BİRLİKTE BÜYÜDÜK..”
İlk albümden bu zamana nasıl bir yol kat ettiniz?
Eren: Bizimle beraber büyüyen koca bir Türk gençliği var yanımızda öncelikle. Bu benim için kocaman ve içi çok dolu bir şey.
Yasemin: Gayet memnunuz ama yetmez. Her zaman yaptığının daha iyisini yapmalısın.
Cemre: Kıymeti bilinmesi gereken, hayallerimizin çok üstünde bir yer.
Dinleyicilerinizi 20’li yaşlara kadar uzanan bir kitlenin oluşturması çalışmalarınızda daha dikkatli olmanızı gerektiriyor olmalı.
Eren: Zaten biz olduğumuzdan farklı gözüken ve davranan kişiler olmadığımız ve insanlarda bizi böyle sevdiği için ekstra çaba sarf etmemiz gerekmiyor.
Yasemin: Tabi ki kendi sorumluklarımızın dışında bide bu var. Bir şekilde örnek alıyorlar bizleri aileler için bu çok önemli. Onları yanlış yönlendirmek istemeyiz. 2 kat dikkatliyiz.   
Cemre: Evet bizimle büyüyen bir kitle haricinde ardından gelen yeni nesil var. Bizi aslında en doğal halimizle sevdiler benimsediler ve Eren’in dediği gibi ekstra çaba için zorlanmadık ama tabi ki her koşulda daha çok dikkatliyiz. Çünkü biz ne yaparsak onlarda yapıyorlar. Biz ne giyersek onlarda giyiyorlar ve gelen maillerde son zamanlarda sırf bizimle aynı sahneyi paylaşabilme ihtimali varsayarak müzik eğitimi alan bu dalda eğitim veren okullara başvurduklarını okuyoruz. Grup Hepsi olarak bizi seven ve takip eden nesile her konuda doğru olanı göstermek için örnek olmaya da devam edeceğiz.
Müzik yolculuğunuza artık 3 kişi olarak devam ediyorsunuz. Bundan sonrası için nasıl bir yol izleyeceksiniz?
Eren:  Aynı eski disiplinimizle, yeni bir oluşumla ve geleceğe daha umutla bakarak bir yol çizeceğiz. Çünkü bizi çok seven her ne olursa olsun hep yanımızda olan mükemmel bir kitleyle beraberiz. Ve onları bırakmak istemiyoruz. Çünkü bizde işimizi çok seviyoruz.
Yasemin:  Her zamanki gibi. Çalışarak.
AVRUPA TURNESİNE HAZIRLANIYORLAR
Yeni albümlerini kış aylarında çıkarmayı planlayan Hepsi kızlarının, yurtdışından çalıştığı birkaç müzisyen var ve bu isimlere yakında başka müzisyenlerde eklenecek: “Zaman içinde gelişen ve değişen her şey gibi müziğimizde de aynı doğal gelişim olacaktır. Biz de heyecanla bekliyoruz neler çıkacağını.”diyorlar. Önümüzdeki aylarda büyük bir Avrupa turnesine de çıkacak olan grup, bir dünya starıyla aynı sahneyi paylaşabileceklerinin de sinyalini veriyor: “ “Avrupa turnesine hazırlanıyoruz. Dizi döneminde yoğunluğumuzdan dolayı yurt dışına pek açılmamıştık. Ama bu sene gittiğimizde çok güzel bir coşkuyla karşılandık. Çok ilgililer. Bizi şaşırtıyorlar. Şarkılarımızı hep bir ağızdan söylemeleri, ellerinde afişlerimiz... Nasıl anlatılır ki o coşkuyu ancak yaşamak gerek. Bir dünya starıyla aynı sahneyi paylaşmak en büyük isteklerimizden biri. Ama sürpriz olarak kalsın, hep birlikte görelim…”




.
.