Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

ARİF SAĞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ARİF SAĞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2011 Perşembe

THM Araştırması

Foto:Sevcan Çarkcı

TÜRK HALK MÜZİĞİ ARAŞTIRMASI

Türk Halk Müziği, binlerce yıllık Anadolu medeniyetinin zengin yapısını günümüze taşıyarak,  şüphesiz kültürümüzün en önemli yapı taşlarından birini oluşturuyor. Asırlar boyu Türk insanın duygusu, düşüncesi, sevdası, hüznü ve mutluluğu Halk müziğimizle dile geliyor ve yaşatılıyor. Türk Halk Müziğimiz; aynı zamanda toplumsal yaşama yön veren sosyal, kültürel, ekonomik, tarihsel ve kültürel olaylarla birlikte; çeşitli gelenek, görenek ve inançları konu edinen kültürel mirasımız…  Aşık geleneği ile gelişim gösteren Türk Halk Müziğimiz; sosyal yapının değişmesi, köyden kente göçlerin yaşanması, iletişim araçlarının hızlı gelişimi gibi faktörlerden etkilese de ciddi bir kesim tarafından dinlenmeye devam ediyor. Peki, günümüz popüler kültürünün içinde varlığını korumaya gayret eden Türk Halk Müziğimiz; hangi sıkıntıları yaşıyor, ne gibi bir süreçten geçiyor? Halk Müziğinin usta isimleri, yapımcıları ve genç temsilcileri; dünü ve bugünüyle THM’nin genel durumunu, yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini değerlendirdi.

 Foto:Sevcan Çarkcı





ARİF SAĞ: “POPÜLER KAYGILARDAN ARINMALIYIZ..”

Türk Halk Müziğinin genel durumuna baktığımızda nasıl bir tablo çıkıyor, türkülerin dinlenilirliliğini ne düzeyde size göre? Tüm müzik türlerini bir araya getirdiğimizde Halk Müziğinin önde olduğunu biliyorum. TRT’nin yayınlarında da % 60’ın üzerinde Halk Müziği yayını var. Dinleniyor mu, dinleniyor mu o ayrı bir tartışmadır. Ama bir gerçek var ki, büyük kentlerde türkü barların sayıları artıyor.
Türkü dinlenmekte bir sıkıntı yok. Başka müzik türleriyle uğraşan müzisyenlerin türkü söylediğini görüyoruz. Türkülerin seslendirilme düzeyi yukarıda yer alıyor. Görünen bir şey var ki, bu ülkede yaşayan insanlar türkülerinden vazgeçmiyor. Türküleri, ticari meta olarak görmüyor, kendinden bir ifade olarak algılıyor. İfadenin yer bulmasını istiyor. Kendi söyleyemediğini, türkülerin söylemesini istiyor. Nitekim türkülerin çoğunluğu eleştiri ağırlıklıdır. Popüler kültüre yaklaşır gibi türküleri görmemek lazım. Popüler kültürün değişkenliği vardır. Türkülerin değişmesi mümkün değildir. Klasiktir, kalıcıdır. Bizim yapmamız gereken kalıcılığını daha sağlam temeller üzerine oturtturmaktır. Daha bilgili, daha eğitimli sanatçılar yetiştirmektir. Popüler kültürden uzak tutmaktır. Sanatçıların popüler kültürün içinde ticari maksatlı kullanılmaması gerekir. Eğer fazla kullanılırsa, popüler kültürün tükendiği gibi tükeneceği gibi endişelerim var. Türküler buna izin vermez zaten. Yapısal olarak ifade anlamında zaten popüler kültürün içinde yer bulamaz. Belki eğlence noktasında buluşur. Mesaj verme, içerik kazanmaya başladığı noktasında pek popüler kültürle yan yana gelemiyor. Türküler kendini de popüler kültürün yozluğundan kendi kendi koruyor aynı zamanda. Sanatçılar olarak da bizim bu noktaya dikkat etmemiz gerekiyor.
Yaşanan en büyük sorun nedir? Halk Müziği sanatçılarının popüler kaygılarıdır. Halk Müziğinin problemini biz yaratıyoruz. Farkında olmadan başka müzik türlerini Halk Müziği ile yarıştırıyoruz.
Bunun temelinde ne yatıyor? Bu sanatçıların popüler komplekslerinden kaynaklanıyor. Bunu çok açık söylemek gerekiyor. Eğer Halk Müziği çok üzüldüğümüz bir noktaya gelirse; sebebi bilin ki, Halk Müziği sanatçılarıdır. Onların bireysel kompleksleridir. Halk Müziği sanatçısının böyle bir popüler kaygısı olmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı köşkünde türkü söylemekle, köylü Mehmet efendinin evinde türkü söylemek birbirinden farklı değildir. Cumhurbaşkanlığı köşkünü gözümüzde büyüttüğümüz zaman küçülürüz. Oranın da olması gereken bir mekan, mevki olduğunu algılayacağız. Köylü Mehmet efendinin varlığının da bir mevki olduğunu anlayacağız.
Farklı soundlarla yorumlamak nasıl etkiliyor size göre? Kullanacağı yeri değiştirir. Öyle halaylar vardır ki oynarken, sözlerini dinlediğiniz de ağlarsanız. Duygusallığından çekiyorsun, insanları zıplatıyorsun. Duygu yok. O zaman özünden kopmuş oluyor. Halayın özünde hem duygusallık, hem hareket var. İkisi yan yanadır. Biri atılınca özünü kaldırmış oluyorsun. Onun özü, ifadesindedir. Bu çoksesliliği ret edip, halk müziği başka müzikler içinde görmeyi ret ediyorum olarak anlaşılmamalıdır. Kendi rengi, varlığı, duygusu, ifadesiyle, anlatımıyla doğru anlamda bir yerlere oturtuyorsan orada bir sıkıntı yok. Ama popüler kaygılar ve gençlik beni dinlesin kaygılarıyla bir yerlere götürüyorsan, sıkıntı oluşmaya başlar.
Yeni nesil Halk Müziği sanatçılarına ne gibi görevler düşüyor? Orijinini bilerek ve koruyarak gelişmeyi başlatsınlar. Altın madenini işletirken, altına başka bir şey karıştırmadan yapmalıdır. 24 ayar altın, 24 ayar olarak kalmalıdır. İşlerken ona gümüş mü, bakır mı, katıyorsun; taş mı, pırlanta mı koyuyorsun bu başka bir şey. Ama altın değeri kaybettirilmemelidir.
NELER DEĞİŞTİ?
-Halk Müziği, format olarak değişmedi ama kalite olarak değişti. Köylü müziği dediğimiz müzik giderek, kent müziği haline dönüştü. Bu dönüşümde o müziği icra eden insanlarda eğitim yükseldi. Bilgi yükseldi. 30 yıl önce Türkiye’de 15-20 kişi belki nota okuyup, yazabiliyordu. Ama şimdi yeni yetişen gençliğin tümü nota okuyup, yazıyor. Dolayısıyla Halk Müziği yapan insanların aynı zamanda müzik eğitimleri gelişmiş durumdadır. Çünkü bağlama çalıp, türkü söylemek başka bir şey; müzik eğitimi başka bir şeydir. Halk Müziği giderek,  eğitilmiş gençlerin eline geçmeye başladı. Bu ciddi bir gelişmedir.
-Diğer boyutu da enstrümanlarda gelişim olmasıdır. Dünkü enstrümanlarla, bugünküler arasında fark var. Hem teknik olarak, hem de orkestrasyon enstrümanlarının soundu ve tınısı anlamında ciddi bir gelişme oldu. 30 yıl önce bir zurnayı bağlamaların arasında üflemek farklı bir şeydi, bugün farklı bir şey. Akortlar, tınılar tutmazdı;  perdeler uyum sağlamazdı, zurnanın yüksek soundu orkestranın içinde başka olumsuzluklar yaratırdı. Şimdi çalışarak, herkesin bu işe katkıda bulunmasıyla bir balans elde edilmeye başladı. Artık, zurnayı bağlamaların yanında çalarken, yadırganmıyor. Yıllarca ramazan davulu diye dalga geçilen Anadolu’nun değişmez temel enstrümanı davul; asma davul, bedir gibi daha farklı bir form içersine sokuldu.
-Yaylılarından, nefeslilerinden, vurmalılarından oluşan giderek çoğalan bir orkestrasyon dikkatimizi çekmeye başladı ve orkestrada ciddi görevler yapıyorlar. 30 yıl önce 20 bağlama yan yana, önünde de bir solist yer alıyordu. Arkada fazla bir renklilik yoktu. Şimdi daha farklı renkler görüyoruz. Böyle bir soundun içinde solistin okumasıyla solistte kendini geliştirmek zorunda kalıyor. Orkestranın diriliğini solistlerde de görüyorsunuz. Bütün bunlar olurken ruhunu kaybettirilmemesi gerekiyor.
HALK MÜZİĞİ SANATÇISI ŞUANKİ TV ANLAYIŞINA UYGUN DEĞİL…
Sabah programlarında müzik kalktı. Birkaçında katilleri arıyorlar, birkaçında da koca arıyorlar. Dolayısıyla böyle bir formatın içine Halk Müziğini nereye koyacaksın, koyamazsın. Öğleden sonra da aynı programlar yer alıyor. Orada da Halk Müziğini koyacağın bir format yok. Akşam olunca diziler başlıyor. Gece 1’den sonra belki yer bulabiliyorsun. Ama bu sadece Halk Müziği için değil, tüm müzikler için geçerli. Belli formatların içine popüler müzik oturtabiliyor. Halk müziği sanatçısına “kaç sevgilin var” diye soramazsın. Formata uymadığı için yapımcı Halk Müziği sanatçısını çağırılmıyor. Çağırsa da formata uygun olanını seçiyor.
ANONİM MÜZİK YASAL ÇÖZÜME ULAŞMALI
Anonim türküler belli bir zamanı geçtiğinde yasa olarak telif haklarından çıkıyor. Dünya geneline baktığımızda Almanya, İngiltere, İtalya gibi yerlerde anonim müzik çok fazla kullanılmıyor. Bizde tüketim %60’ların üzerinde yer alıyor. Bakanlığın başka bir pencereden bakıp, değerlendirmesi gerekiyor.  Anonim eserleri toparlayabilmek için taşıcıyı işin içine katmak gerekiyor. Taşıyıcıyı ve derleyiciyi memnun edecek bir noktaya getirtilmedir. İkisini de hak tanınmalıdır. Söz yazarına, besteciye nasıl ücret konuşmuşsa; derleyenle, getirene de aynı şekilde menfaat sağlanmalı ki mekanizma çalışsın. Menfaat sağlayamazsak, mekanizma durur. Türküye burada farklı bir pencereden bakmak gerekiyor. 500 yıllık türküler yeni moda olmuş gibi tekrar söyleniyor. Taptaze gibi duruyor. Anonim müzik çok ciddi bir şekilde dinleniyor ve yasal bir çözüme ulaşması gerekiyor.
İNGİLİZCE BAĞLAMA METODU DÜNYA ÜNİVERSİTELERİNDE  

Bağlamanın çoklu gelişim özelliğinin akademik eğitim alanında yeterince yansıtılmadığı düşüncesiyle bağlama metodu hazırlayan Arif Sağ ve Erdal Erzincan farklı dönemlerde bireysel gayretlerle devam ettirdikleri çalışmaları, 2000 yılından itibaren birleştirilerek “Bağlama Metodu” yazma eylemine dönüştürdüler. Kitap kapsamında bağlama düzeni ile ilgili geleneksel çalışlar, yeni gelişmeler ve kişisel çalışmaların algılamasına yönelik araştırmalar ve düzenin inceliklerini yansıtacak bir repertuvar yer alıyor. Kitabın ortaya çıkışını şöyle anlatıyor usta sanatçımız: “1976’larda konservatuvara başladığımda bu kitabı bir an önce bitirmek gibi düşüncem vardı. Sonra birden bire farklı düşünmeye başladım. O dönemde bağlama henüz bugünki gibi evrimini tamamlamıştı. Herkesin elindeki bağlama değişikti. Ama şimdi hepsi birbirine benziyor. Çalma tekniğinde de böyle. O gün metodu yazmış olsaydım dolayısıyla bağlamının gerisinde kalacaktı ama bugün bitirilen bu metod, bağlamının bugünkü geldiği noktayı gösteriyor. Zamanlama açısında da doğru. Yurtdışındaki birçok üniversitede Almanya, Hollanda, ABD gibi yerlerde bağlama dersleri koydular. Kimin ne öğreteceğini bilmiyorlar. Kitabın bir özelliği de ders kitabı olmasıdır. İngilizce olması da o okullarda rahatça anlaşılabilmesini kolaylaştırıyor. Sırf enstrümanı gönderip, enstrümanın tarifini göndermediğinizde sıkıntı yaşanır. Bağlama konulmuş ama tarifi oradaki kişinin inisiyatifine kalmış. kontrol edecek bir disipline ihtiyacı var.  O da kitabıdır. Eğitimciye verilir. Konservatuvarda okuyan bir müzik adamının önce enstrümanist olmasını sağlamak lazım. Hollanda da resmi ders veriliyor. ABD’de, Japonya’da var.”

SABAHAT AKKİRAZ: “MÜZİĞİMİZİ GÖRMEZDEN GELMEK BİR KURAL GİBİ…”              

   Foto :Sevcan Çarkcı


Halk Müziğinin gördüğü ilgi sizce yeterli bir düzeydi mi? Bence her zaman yeterli ilgi var. Sadece medyada yeterli yer bulma sorunu yaşıyor yaptığımız müzik. Radyo ve TV’lerde yer verilmiyor. Ama verilmiyor diye oturup ağlayacak değiliz. Kendi kanallarımızda yeterince kendimizi ifade edebiliyoruz. Ama birileri bize müziğimizi aktaracak alan vermiyorlarsa bu onların eksiği ve kaybıdır. Bunu da dert edecek değiliz. Yoksa ben yılda yüz konser yapıyorum. Mustafa Özarslan’dan Erdal Erzincan’a; Volkan Konak’tan Yavuz Bingöl’e birçok müzisyen hem ülkemizi hem yurtdışını tabiri caizse hallaç pamuğu gibi atıyor. Hayatları sadece İstanbul, Ankara ya da İzmir de geçen, belli mekanların dışında konser yapılmadığını sanan birçok aklı evvel sanki hiç Türkü dinlenmiyormuş zannediyor. Bu da ben ve benim gibileri güldürüyor.
Yaşanan en büyük problem nedir size göre? Görmekten gelinmezlik ve yeterli konser alanlarının olmayışı ana problemlerdir. Pop Art dediğimiz bu yüzyılın hastalığı sanki kendi dışında yaşanan hiçbir olgu ya da sanat yokmuş gibi davranarak tüm gücünü pop art’a harcıyor. Oysa diğer tarafta tüm kurumlarıyla, dinleyicisi ile satışları ile müzik yürüyor ama o görmezden geliyor. Ama birileri yok sayıyor diye yaptığımız ve ürettiğimiz yok olmuyor aksine farklı iletişim yolları ve araçları ile yaşıyor ve ulaşmaya devam ediyor.
Nelerin değişim gösterdiği söyleyebiliriz? Soundlar, teknik, üretim araçları, kalifiye müzisyen ve entegrasyona açık yeni bir Halk müziğinden söz edebiliriz. Her şey daha profesyonel aynı zamanda uluslararası bir hal aldı ki bu da rekabet gücümüzü tüm dünyada arttırdı.
Uluslararası arenada daha fazla yer bulabilmesi için neler yapılabilir? Ben Queen Elizabeth Hall’den Cite Dela Music’e Brezilyadan Fas’a Japonya’dan İsveç’e Berlin Flarmoni’den Amsterdam Flarmoni’ye kadar birçok ülke ve akla hayale gelmez salonlarda türkü söyledim. İşini iyi yaptığın sürece herkes seni tanır. Burada asıl işi Kültür Bakanlığı yapacak. Fırsat yaratacak ve kültürünü pazarlayacak. Onun dışında eğer çok özel müzisyenler değilseniz işiniz zor.
“HALK MÜZİĞİNİN TAMAMI  ANONİM  OLMALI..”
Farklı soundlarla icra etmek özüne aykırı mı? Ben hem Jazz hem Elektronik hem de Klasik müziklerle türküleri harmanlayan ve bunlarla yüzlerce konser yapan birisi olarak kesinlikle hayır. İçerik değişmez. Zarf değişir. Aslolan da budur. Ürettiğiniz binlerce yıllık kültürünüzü her aracı kullanarak herkese dinletmek. Burada tabi asıl etkili olan bilginiz bunun için yeterli mi ve samimi misiniz?
Gençler nasıl bir ilgi gösteriyor? Konserlerime baktığımda ya da internet üzerinden beni ya da arkadaşlarımı takip edenleri incelediğimde bunların önemli bir bölümünün genç ve sadece genç de değil eğitimli gençler olduğunu da görüyorum. Müzik bir arz talep işidir. Bu anlamıyla reel bir sektördür. Genç sadece Rock ya da Pop dinliyor demekse cahillik olsa gerektir.
Türküler tam olarak hayatımızın neresinde yer alıyor? Türkü hayatın kendisidir zaten. Onu hayatın içinde bir yere koymaya çalışmak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Doğumdan ölüme, düğünden davete, ibadetten eğlenceye hayatın her anı Türkülerin yaratılma ve yaşatılma anıdır. Bunları anlamlandıran türkülerdir zaten. Ekstra bir şey yapmak gereksizdir.
Yeni kuşak Halk Müziği sanatçıları Halk müziğine yeterince sahip çıkıyorlar mı? Kim Türkü söylüyorsa yeterince değer veriyordur. Biraz önce de söylemiştim. Aslolan samimiyet ve bilgi birikimidir. Yeni kuşak arkadaşlarıma ben çok değer veriyorum ve onlara güveniyorum. Sonuçta biz bu müziği onlara emanet edeceğiz. Tabi ki onların benim ya da Arif Sağ gibi olmalarını beklemiyorum. Onlar farklı koşullarda ve farklı bir hayatı yaşıyorlar. Onlar ona göre müzik yapacaklar ve bu da doğru olanıdır. Ben benim zamanımın müziğini yaptım, onlar yeni zamanın müziğini yapacaklar.
Halk Müziğinin yıllardır tartışılan bir konusu da anonim türkülerin telif hakkı olmalı mı, olmamalı mı? Siz ne düşünüyorsunuz? Ben halk müziğinin tamamının Anonime çıkartılmasından yanayım. Siz halkın müziğini yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Zaten Halkın bin yıldır yaşattığı kültürün ürünlerini seslendiriyor ya da derleyip aktarıyorsunuz. Sanki toplumsal bir müzikal hafıza yokmuş gibi türküleri sahipleniyorsunuz. Ben de eser derleyen beste yapsan birisi olarak şayet türkülerin tamamının anonimleşmesi yolunda bir karar alınırsa keyifle tüm eserlerimi anonime çıkarabilirim. Ama Mesam’ın böyle bir karar alabileceğini düşünmüyorum.
ORTAK TÜRKİYE ÖZLEMİ

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın AK Parti kongresinde bahsettiği önemli isimlerden biri olan Sabahat Akkiraz,, konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade etti: “Sayın Başbakan 14 önemli isim saydı. Bu toplumun temel değerlerini oluşturan ve her birisi bu ülkenin farklı düşünen kitlelerce önemli 14 isim. Benim dünya görüşümde ''yaratılanı yaradandan ötürü sevmek'' bir görevdir. Kimseyi ayırmadan ''Yetmiş üç millete bir nazarla bakan'' bir felsefeye inanan birisi olarak onure oldum. Ama siyasetin temelinde samimiyet kavramı yoktur. Çıkarlar vardır. Benim ismimi sayarken samimi miydi? Açıkçası bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim. Bu isimlerden bazıları son 50 yıldır bazı vücutlarda alerji oluşturuyordu. Hiç anılmıyor, önemi vurgulanmıyordu. Anılıyor ve empati kuruluyor olması beni mutlu etti. Hiçbir şekilde yaptıkları siyaseti paylaşmadığım, çoğu yerde eleştirdiğim bir düşüncenin liderinin bu isimleri anması ve ortak bir Türkiye özlemini dile getirmesi siyasetimizin zenginleşmesi açısından da önemlidir. Ben bir Kemalist ve Sosyal Demokrat olarak bu ülkenin; değerlerini yücelterek  ancak bir refah ve kültür toplumu olacağımıza inanıyorum. Bunu tüm toplum olarak başarırsak ve siyasetçilerimizde bu özleme ve toplumsal isteme cevap verirlerse Mustafa Kemal Atatürk'ün önümüze koyduğu medeniyet hedefine ulaşabileceğimizi düşünüyorum.”
Foto: Sevcan Çarkcı


BELKIS AKKALE: “SEKTÖR CAN ÇEKİŞİYOR, EN ÇOK ETKİLENEN İSE; HALK MÜZİĞİ…” 
Son dönemde türküler yeterli ilgiliyi görüyor mu? Maalesef türkülerimiz son yıllarda hak ettiği ilgiyi görememektedir. Bunun birçok nedenleri var, en önemli nedenlerden bir tanesi, toplum üzerinde çok büyük etkisi olan radyo ve TV’lerin popüler müzikleri ve içi boş programları öne çıkararak haksız rekabet ortamı yaratmalarıdır. Bakın majör kanalların hiç birinde kayda değer türkü programları yoktur. Topluma ne verirsen onu aldığı, seçici olamadıkları ve tepki koymadıkları için kültür sanat programları hak ettiği ilgiyi görememektedir. Kültürel ve sanatsal yozlaşmada yayıncılar kadar izleyen halkta sorumsuzluk örneği göstermektedir. Artık toplum olarak silkinip, seçici olmayı öğrenmemiz gerekir.
Peki, hayatımızdaki yeri ne olmalıdır? Son zamanlarda her şeyin yozlaştığı, kültürel değerlerin yok sayıldığı, başların ayak olduğu bir dönemden geçiyoruz. İşte tam da bu zamanda türküleri dinleyip ne demek istediklerini, nasıl bir mesaj verdiklerini çok iyi anlamak lazım. Zira türküler hayatımızın rehberi olabilirler. Ozanlarımızın öğretileri türkülerde saklıdır. Şifreyi iyi çözebilmek için türküleri anlayarak dinlemek lazım.
Türk Halk Müziğinin yaşadığı sorunlar neler? En büyük problem, iyi tanınmamaktadır. Burada aile büyüklerine de çok görev düşmektedir. Çocuklarına türküleri anlayarak dinlemeyi öğretmeleri türkülerden birçok bilginin edilebileceğini öğretmeleri lazım. Evde türkü dinlenilmiyorsa genç kuşak türküyü nasıl tanıyacak? Türkülerin geçmişten geleceğe bir kültür köprüsü olduğunu özümüzü iyi tanıyabilmek için türküleri dinlememiz gerektiğini anlatmamız lazım. İkinci bir şıkta okullardaki müzik eğitimlerinin yetersiz olması. Halk müziğinin çocuklara öğretebilecek uzman hocalardan yararlanmak lazım. İTÜ devlet konservatuarından mezun tam donanımlı, halk müziğini iyi bilen birçok genç barlarda çalışmaları yerine okullarda görevlendirilse çok şey değişir. Üçüncü şık Kültür Bakanlığımız..Ben Kültür Bakanlığında 16 yıl görev yapmış bir sanatçıyım. Yıllardır dile getirdiğim halde maalesef başarılı olamadım. Sinema ve tiyatroya azda olsa maddi destek sağlanıyor oysa müzik sektörü can çekişiyor. Bundan da en çok etkilenen Halk Müziği oluyor. Ve biz kültür emekçileri olarak buna çok üzülüyoruz.
 Yaşanan değişimler Halk Müziğini nasıl etkiledi? Türkülerin kaynağı Anadolu ve Anadolu insanıdır. Geçmiş zamanlarda türkü yakıcıları vardı. Bulundukları ortamda tüm yaşananları türkülere dökerlerdi. Derleyici ve aktarıcılar tarafından topluma ulaştırılırdı. Bu türkülerin olgunlaşması için bir zaman sürecinden geçmesi gerekiyordu. Oysa teknolojinin hızlı bir şekilde hayatımıza girmesi ile türküler de değişime uğradı. Şöyle ki eskiden 20-30 yılda olgunlaşan türkü şimdi iletişim araçları ile her kesime anında ulaşıyor. Ve günümüzün türküleri de toplumun katkısı olmadığı için ham kalıyor. İster istemez bütün sorumluluk yorumcuda oluyor. Yorumcu halk müziğini iyi bilen biri ise ne mutlu bize. Gelecek kuşaklara doğruyu aktarır. Fakat bunun tersi ise vay başımıza gelenler… Türküler geçmişten geleceğe korumamız gereken bir kültür mirasıdır. Bu yüzden çok hassas olmalıyız. Türkülerin otantik dokusunu bozmadan alt yapıda uygulanan senfonik çalışmalar yapılabilir. Dozunu çok iyi ayarlamak lazım. Benimde bu türden çok denemelerim olmuştur.
KOŞULLAR AĞIR, ÇALIŞMA ALANLARI DARALDI
Genç kuşak halk müziği sanatçılarımızın türkülere yeterince sahip çıkmasını nasıl bekleyebiliriz? Çalışma alanları o kadar daraldı ki birçoğu türkü barlarda boğaz tokluğuna çalışıp ayakta durmaya çalışıyorlar. Koşullar bu kadar zorken onlara türkülere sahip çıkın diyebilir miyiz? Biz istesek de onlar nasıl sahip çıkabilecekler ki? Belki çok karamsar bir tablo çiziyorum ama maalesef bunlar bizim gerçeklerimiz.
ANONİM TÜRKÜLERE FON AYIRILMALI
Her türkünün bir sahibi vardır. Sahibi yaşamıyorsa varisleri vardır. Şayet varislerine ulaşılamıyorsa anonim yazıp bedelsiz kullanmak yerine bu konuyla ilgili fon ayırıp telif bedellerini burada toplayarak halk müziğiyle ilgili bilimsel çalışmalarda kullanılabilir. Çokta hayırlı bir şey yapılmış olur.
BAKANLIK DESTEK VERİRSE PROJELER ÜRETEBİLİRİZ
Dünya platformlarında halk müziğinin yer bulabilmesi için devletin desteğine ihtiyaç vardır. Bu destek sağlanırsa halk müziği adına çok başarılı çalışmalar yapılacağına inanıyorum. Kültür bakanlığı destek verirse birçok donanımlı arkadaşımızla birlikte büyük projeler üretebiliriz.

10 Ocak 2011 Pazartesi

İKİ KUŞAK MÜZİSYENLER

Edip Akbayram, Ayten Alpman, Arif Sağ


Fotolar: Sevcan Çarkcı
Akort Dergisi Temmuz-Ağustos/2008

İKİ KUŞAK MÜZİSYENLER
  • Geçtiğimiz aylarda “Söyleyemediklerim” adlı albümüyle hayranlarının karşısına çıkan usta yorumcu Edip Akbayram, konservatuvar mezunu kızı Türkü ile aynı albümde yer almanın sevinci ve heyecanını bir arada yaşıyor… Akbayram’ın aynı zamanda en büyük eleştirmeni olan Türkü, babasıyla birlikte aynı sahneyi paylaşma hazırlığında…
  • Türkü gibi birçok müzisyenin yeteneği genlerinden geliyor. Sanat dünyamızda kuşaktan kuşağa aktarılan bu müzik mirasını sahiplenen de birçok yorumcu isim var: Arif Sağ- Tolga Sağ, Ayten Alpman- Ayşe Gencer, Yurdaer Doğulu- Kenan ve Ozan Doğulu, Suavi Karaibrahimgil- Nil Karaibrahimgil, Nuran Ünsal- Niran Ünsal, Erol Evgin- Murat Evgin, Leman Sam- Şevval Sam, Cem Karaca-Emrah Karaca gibi...
  • Edip Akbayram’ın yeni çalışmasından yola çıkarak, bizde müzik dünyasının babalar ile oğulları, anneler ile kızları bir araya getirdik…
(Edip Akbayram ve Türkü Akbayram)



EDİP AKBAYRAM VE TÜRKÜ AKBAYRAM
Öncelikle, “Söyleyemediklerim”i anlatır mısınız?
Edip Akbayram:  Müzik yaşantımda şu şarkıyı ben söyleseydim dediğim parçalar olmuştu. Bu tasarı bende 4- 5 yıldan beri vardı. Ancak kriz nedeniyle 4 yıldır albüm yapmıyordum ama bu süreç içersinde de 40 yıllık dinleyici portföyüm “neden albüm yok” demeye başladı. Bu düşüncemi dostum Hüseyin Emre’yle paylaştım ve albüm yapmaya karar verdik. Yeni şarkılardan oluşan 2. albümü de yakında  yayınlayacağız.
Albümünüzde birçok önemli ismin şarkıları yer alıyor. Bu parçaların sizin için ne gibi bir önemi var?
E.A:  Bazı şarkılar vardır ki sanatçının kendi formatıyla, kendi düşüncesiyle eşdeğerdir. Yıllardır koro eşliğinde, dinamik bir alt yapıyla 1 Mayıs İşçi ve Emekçi marşını sunmayı çok istiyordum… Keza, “Şu Metrisin Önü Bir Uzun Alan”, “Yarim Yarim”, “Haberin Var mı”, Adnan Ergil’in “Haram Geceler”, Zülfü Livaneli’nin “Nefesin Nefesime” besteleri… Kızımla seslendirdiğimiz ve Nazım Hikmet’e sunulan “Nazım Hikmet Memleket”  hepsi benim için çok anlamlı…
Nazım’a olan sevginizi biliyoruz. Siz ve sizden önceki kuşaklar bu anlamda büyük bedeller ödediler…
E.A:Adaletin, hukukun kılı kılına uygulandığı bir ülke olsaydı bu yaşananlardan ve bunu bize yaşatanlardan hesap sorulması ve bizim kuşağımızdan özür dilenmesi gerekilirdi ama maalesef ülkemizin siyasal konjektörü farklı… Yaşadık ve bedellerini ödedik. Bu ülke için düşüncelerimi bende özgürce ifade ettim. Bu ülkenin dünyanın en güzel ülkesi olduğunu ama ülkem içersinde çok yanlışlık olduğunu şarkılarımla, mısralarımla topluma sunmaya çalıştım. Bundan pişman değilim, bir daha yaşasaydım aynı tavrı koyardım. Çünkü ben ülkemi seviyorum ve kavgamı ülkemde yapıyorum.
Gelinen noktada politik, siyasi ve sanat olarak nerede Türkiye?
E.A:Türkiye 12 Martları, 12 Eylül’leri yaşadı. 12 Eylül darbesi; bu ülkeyi kültürüyle, sanatıyla, düşünen insanıyla en az 10 yıl geriye götürdü. Bir ülkenin kültürüne, sanatına sansür uygularsanız o ülkenin çağdaş bir ülke seviyesine gelmesini hiçbir zaman düşünemezsiniz. Bu ülkeyi yönetenler, bu ülkeyi sever görünenler maalesef bu ülkeye en büyük kötülüğü yapmışlardır. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir vatan ve vatan insanı yok ama biz hep bu vatana, cumhuriyete kötülük yaptık. Kitaptan, türküden, sinemadan korkulmaz. Bunlar bir ülkenin can damarları… Bunları kestiğinizde hayat damarlarını kopartıyorsunuz. Türkiye’nin siyasal konjektörüne baktığımızda da çok kötü durumda.
BABA KIZ DAYANIŞMASI…
Kızınız Türkü ile düet yapmak nasıl bir duygu?
E.A:Çok sevdiğim bir Nazım Hikmet, çok sevdiğim Nazım Hikmet’e sunulan bir beste ve çok sevdiğim kızımla üç sevgiyi “Nazım Hikmet Memleket” adlı ezgide yaşamak bana çok keyif verdi.
Türkü’nün müziğe yönelmesinde sizin ne gibi katkınız oldu?
E.A: Türkü, ilkokulu bitirdikten sonra kendi arzusuyla “konservatuvara girip, piyano eğitimi alıcam” dedi. Bizde bu isteğini anne babası olarak destekledik. Konservatuvara girdi, piyano bölümünü kazandı. Klasik müzik eğitimi gördü. Oğlum Ozan da  profesyonel değildir ama gitar çalar. Baba kız piyona başına ya da baba oğul gitar çalar söyleriz.
Türkü Akbayram: Doğduğumdan bu yana müzik vardı evimizde babamdan dolayı. Abim ve ben müziğe her zaman ilgi duyduk. Müzikten ayrı kalmak söz konusu değildi. O yüzden her zaman müzikle yaşadık. Sadece ben profesyonel olarak eğitimini gördüm, klasik müzik gördüm yıllarca. Her zaman müzikle iç içeydik.
Türkü, seni biraz tanıyabilir miyiz? 22 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında okudum. Yeditepe Üniversitesi İşletmeyi bu yıl bitirdim.
Düet fikri nasıl oluştu?
E.A: Müzisyeniz ve müzisyen kızımız, oğlumuz var. Hep kalıcı bir şey olmasını isterdim. Bu stüdyo çalışmalarımda Türkü beni yalnız bırakmadı. Düet yapalım mı derken, parça seçtik… Prozodisiyle, diksiyonuyla çok duru bir şekilde okudu ve ben çok duygulandım. Yanımda olmasaydı ağlayacaktım. İçimize bastırdık, çok büyük bir sevgi… Bir babanın evladıyla güzel bir şeyi paylaşması çok güzel bir duygu ve kelimelerle ifade edilemez. Arabada giderken falan dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor.
T.A: Ben hep istiyordum babamla birlikte bir şeyler yapabilmek. Ama sesim daha yeni yeni oturdu. İlk defa bir stüdyoya girip, şarkı okudum. Babamla Nazım’ı anlatan bir şarkıyı yorumlamak çok gurur verici bir şey.
E.A: Birlikte düet yapmak bana korkunç bir motivasyon kazandırdı. Zaman zaman konserlerde bana eşlik etmesini istiyorum. Büyük konserlerin birinde yazın bunu yapmak istiyoruz. Türkü, çok iyi bir müzisyen. Benden çok iyi. Ben bir yorumcuyum. Biz alaylıydık ama onlar okullular. Bizim dönemimizde müzikal anlamda böyle imkanlar yoktu.
Türkü, en sevdiğin Edip Akbayram şarkısı hangisi? Ayırt etmek gerçekten zor. Hepsini çok seviyorum. Çok eski şarkıları vardır “Darmadağın” ve “Seni Saklayacağım”…80’li yıllardaki şarkılardır. Ama yinede ayırt edemiyorum.
Müzik adına neler yapmak istiyorsun? İlerideki günler ne getirir bilemem ama şuanda hiç öyle bir düşüncem yok.
Babalar kızlara daha düşkün olur derler hep. Sizde nasıl bu durum?
E.A: Biz çok büyük bir aşk yaşıyoruz. Benim en büyük aşkımdır. Onun gözünde bir damla yaş gördüğümde içimde fırtınalar kopar. Bir babanın evlatları arasında ayrım yapması söz konusu değil… Ama her şeyin küçüğü daha güzel oluyor. Yoksa oğlumu da Türkü’den hiçbir zaman ayırt etmem. Onlar benim yaşama gücümdür. Hele hele yatırımınızı güzel yapmışsınız ve istediğiniz gibi bir birey olmuşlarsa bize de gururlanmak düşüyor.
T.A: Klasik bir baba değildir. Otoriter bir ilişi yok aramızda. Her şeyi paylaşırız. Sürekli sarılır, öpüşür, koklaşırız. Bazen birlikte uyuruz.
E.A: Bazen sabahları sırtını sıvazlarım. Burası “baba evi” derim. Beraber olduğumuzda sinemaya gideriz; piyano çalar, şarkı söyleriz.
Müzikal anlamda nasıl bir destek var aranızda?
T. A: Her albüm hazırlığında on parmak içindeyizdir.
E.A: Benim en katı eleştirmenlerim Türkü ve annesidir. “Baba bu şarkı girmeyecek, bu girecek, bu halkın sevdiği” gibi daha repertuvar aşamasında öz eleştiriler başlar. Hiç acımadan eleştirir. Demokrasiyi önce aile içinde benimseyen bireyleriz. Ailemizde demokrasi ve birey hakları vardır. Onlar kendilerini bildiklerinden beri 4 kişilik ailemizde el kaldırırız. Olumlu, olumsuz şeyleri herkesin birbirine söyleme özgürlüğü vardır. Onlara “Başarılarınızı paylaştığınız gibi hüzünlerinizi, açmazlarınızı, çıkmazlarınızı da bizimle paylaşın, çözüm getirelim” diyoruz. Hep bunu yapıyoruz. İçimizde bunu hissediyoruz ve dışarıda bunu uygulamak daha onurlu oluyor.

AYTEN ALPMAN VE AYŞE GENCER
Ülkemizin ilk kadın caz vokallerinden Ayten Alpman ile piyanist İlhan Gencer’in  kızı Ayşe Gencer de anne ve babasının yolundan gidenlerden…


Profesyonel anlamda caz, nasıl girdi hayatınıza?
Ayşe Gencer: Doğduğumdan beri annemi ve babamı dinledim. Hep içimde caz sevgisi vardı. Babam İlham Gencer, abim İlhan Gencer ve kardeşim Bora Gencer müzisyen, babaannem piyano öğretmeniydi. Babam, annemle flört etmeye başladığında; babaannem ve babam piyano çalarmış, annem söylermiş. Babaannemin etkisi çok oldu hepimizin hayatında…1973 yılında TRT’nin açtığı Hafif Batı Müziği Şarkı Yarışmasına girdim. Bin kişinin içinden 3 kişi kazandık. Ben, Ayşegül Aldinç ve Zerrin Özer… Daha sonra Zerrin (Özer) Galata Kulesinde çalışmaya başladı. Bir süre sonra da beni sahneye çıkardı. 80’li yıllardan itibaren Sergen diye bir yerde babamla (İlham Gencer) çalışmaya başladım. Caz repertuvarımı geliştirdim. 1986 yılında da ilk profesyonel çalışmalarıma başladım. Tuna Ötenel, Nezih Yeşilnil, Rimer Demirer, Cankut Özgül ile Bodrum Caz klübünde gerçek anlamda caza adım attım. O zamandan bu yana çeşitli festivallerde, klüplerde ve otellerde caz söylüyorum. Şuanda da “Namia” adlı caz klübünde şarkı söylüyorum, klübü yönetiyorum. Önümüzdeki kış yapmayı planladığım bir albüm çalışmam var.
Müzisyen bir ailede yer almanız, müzik hayatınızı nasıl etkiledi?
A.G: Cazdan başka müzik bilmedim. Herkes annemi taklit ettiğimi söyledi. Halbuki ses genetik bir şey, hiç taklit etmeye uğraşmadım. Doğal olarak annemin havası var ama bu benim için dezavantaj oldu. Bundan kaçış yok. 1986 yılında Rimer Demirer ile tanıştım ve evlendik. Onunla daha çok öğrenme şansım oldu.
Ayten Alpman: Ayşe çok küçükken evde babasıyla provalar yapardık. O da bir taraftan söylerdi. Daha ileriki yıllarda bazı kusurlarını söylerdim. Sesi titretiyorsun gibi ufak tefek ikazlarım oldu. Benim düşündüğümden daha iyi bir caz şarkıcısı oldu.
İlk TV programına birlikte katılmışsınız…
A.G: Evet. Halit Kıvanç’ın programıydı ve 25 yıl önce büyük ses getirmişti.
A.A: Halit Kıvanç’la TRT’de program yapıyoruz. Ayşe de ilk defa Televizyona çıkıyor ve çok heyecanlı… Sahnede spot var ve Ayşe karanlığa kaçıyor. Hala da aynı kaçma bende de vardır onda da. Benden ona geçmiş olmalı… Ben onu itiyorum, o geri kaçıyordu. Ama çok güzel bir program olmuştu.
 “ANNEM BENİ DİNLERKEN GÖZÜ DOLMUŞSA, O ŞARKI OLMUŞTUR…”
Dinlemeye gidiyor musunuz kızınızı?
A.A: Evet, benim için müthiş bir zevk… Anne ve babayı geçti.
A.G: Annem ben şarkı söylerken; gözü dolarsa, ağlarsa o şarkı olmuştur. Çünkü yıllar önce “bir şarkıcı beni ağlatırsa iyi şarkıcıdır” demişti. Bu söylediğini hiç unutmadım. Her şarkı söylediğimde onu izlerdim ve bir gün Korukent jazz barda “Cazablanka” adlı parçayı söylüyordum. Baktım hüngür hüngür ağlıyor. O zaman “Bu iş oldu” dedim. Bu çok hoşuma gitmişti ve “nihayet beğendi” demiştim. Hayatım boyunca bunu beklemiştim.
A.A: Hayatımız duygu üstüne. Hem benim hem de Ayşe’nin… O an da beni çok duygulandırmıştı. Şarkı söylemek bence anlatmak demek…Caz olsun başka tür olsun…Hissettiğin, yaşadığın bir şeyi anlatmak demek..Bazı şarkıcılar çok bağırır, buna gerek yok. Her şarkının bir hikayesi vardır. Çok aşık kadın ya da aldatılmış bir kadın örneğin. Ben ona hep Türkçe şarkı söylemesini söyledim. Fatih Erkoç ile “İnanmam” ı seslendirdi ve harika yorumladı. Hep yalvarırım ama söylemez.
A.G: Ben piyanoyla bir yerde şarkı söylemeyi hayal ettim hep. Popüler olmak gibi bir gayem olmadı hiç, ailede yeteri kadar vardı zaten.
Ayşe Gencer: “Onun Kızı Olmak Kolay Değil”
Annemi sahnede izlerken çok gururlanırım her zaman büyük bir beğeniyle izlerim, ayrı bir duruşu tarzı vardır. Zaman zaman eleştirileri oluyor. Onun kızı olmak kolay bir şey değil. Sorumluluğu taşıdığıma inanıyorum ama şarkıcı olarak dezavantaj. Çünkü, “annenin sesine benziyor, onu taklit etme” gibi yaklaşımlar oluyor.
Anne kız ilişkinizi anlatır mısınız biraz?
A.G: Kankayız. İkiz zannediyoruz bazen. Aynı duyguları hissediyor ve aynı şeyleri yaşıyoruz. Aynı şekilde giyiniyoruz. Patolojik bir durumumuzda var, o derece bağlıyız. Anne değil arkadaş gibi geçirdik yıllarımızı klasik annelere benzemez, aynı şeyleri hissederiz her zaman. 
A.A: Dünyada nadir bulunun bir ana- kız ilişkisidir. Her sabah kalkar bana telefon eder. Ben kalkar, ona telefon ederim. Görüşmediğimiz gün yok. Ben gayet sakin bir hayat yaşıyorum. Hiç öle ortada dolaşmıyorum. Birlikte alışveriş yapıyoruz en büyük keyfimiz. Klübe gidiyoruz zaman zaman..
CAZ HAKKETİĞİ DEĞERİ GÖRMÜYOR
A.A: İlk cazla başladım ve çok uzun yıllar söyledim. Ama şunu anladım ki layık olduğu itibari görmeyen bir müzik türü. Pop’un patladığı dönem 5 Türkçe sözlü şarkı yapmışım, dönüp dolaşıp yine onları söylüyorum. Asıl söylemek istediğim hep caz oldu, artık söylemiyorum başka. Caz müzik yoruma bağlı, resim gibi… Senin hissettiğin ile diğerinin hissettiği aynı olmayabilir. Caz çok derin, anlaması güç ama anladıktan sonra çok zevkli bir müzik türü.
A.G: 20 yıl önce çok daha fazla klüp vardı hepimiz çok mutluyduk. Şimdi hayat şartları, devir, pop patlaması derken, herkes kendi kabuğuna çekildi. Neşet Ruacan, Önder Focan gibi belli başlı insanlar canla başla uğraşıyor. Bilgi Üniversitesinin caz bölümü vardı. Orada çok iyi cazcılar yetişti. Nardis Caz Klübünde her yıl yarışmalar oluyor.  Güzel şeyler oluyor ama maalesef geri planda kalıyor.


ARİF SAĞ VE TOLGA SAĞ  
Türk Halk Müziğinin ekol ismi Arif Sağ’ın oğlu Tolga Sağ:  “Bu ekolü devam ettirmek sadece benim değil, diğer genç meslektaşlarımın da görevi…”



Müziği seçmenizde Arif Sağ’ın payı ne oldu?
Tolga Sağ: Yol göstermek adına, babamın çok faydası oldu. Babam ve babamın arkadaşlarıyla aynı ortamlarda o muhabbetlere tanık oldum. Müzik öncelikle dost meclislerinde paylaştığım bir hobiydi benim için. Kimya Mühendisliğinin 2.sınıfındayken müziğin hayatımın önemli bir kısmını kapladığını fark ettim. Babamın 1995 yılındaki “Umut” albümünde bir türkü söyleyerek profesyonel olarak başladım. Bu eğilimi genetikle ilgili olarak da görüyorum.
Arif Sağ, Halk Müziğinde bir ekol aynı zamanda… Bu size ayrı bir sorumluluk yüklüyor olmalı… T.S: Sadece benim değil, bu misyonu devam ettiren diğer genç arkadaşlarında üzerine de sorumluluk yüklüyor. Aldığımız bayrağı sonraki kuşağa bozmadan aldığımız gibi temiz bırakabilmek; türkülerin, deyişlerin içindeki anlatımı bozmadan ifade etmek sorumluluğu popülist kaygınların çok daha ötesinde. Bireysel müzik yapmıyoruz, yaptığımız müzik bizim yorumumuzla gelişiyor ama aldığımız toprağa tekrar aynı temizlikle bırakmak zorunda olduğumuz bir kültür mirası. O yüzden böyle bir sorumluluk üstleniyoruz.
Baba ve oğul ilişkinizi paylaşır mısınız bizlerle?
Arif Sağ: Tolga ve Aslıyla geleneksel baba evlat ilişkisi yok aramızda ama ahlaki olarak benimsiyoruz. Baba ve evlat açılımında olayı daha modernize ettiğimiz, daha özgürlükçü daha bireyin birey olduğunu kabul ettiğimiz, benim onun babası olmamın onun benim emrimde olması anlamına gelmediğini düşündüğümüz bir ilişkimiz var. Ondan bir önceki kuşak olmam, birikimimin fazla olması, ondan daha erken olgunlaşmamın getirdiği başka bir bakış açısı var. Onu da ciddiye alarak, demokratikleşmiş bir aile olarak görüyorum ve öylede yaşıyoruz. Yani ben babasından korkan bir çocuğumun olmasını istemedim ve istememde… Korkulan adam olmak istemedim. Çocuklarla büyükler arasında hiç sorun çıkmamıştır bizim ailemizde… Herkesin kendi yaşamı kendisinindir. Bana göre yaşam başka bir şey, Tolga’ya göre başka bir şey olabilir. Bu özgürlüğü tanımam lazım ona. Onun hayata bakışıyla, benim hayata bakışım denk düşmeyebilir.
Aynı sahneyi çok sık olmasa da paylaşıyorsunuz…
T.S: Evet. Benim için zor oluyor. Çünkü babamın sesi ton olarak bana göre daha pes. Konserlerde babamın da repertuvarını kullanıyorum. Babamla çıktığımda türkü seçerken zorlanıyorum. Heyecanlanıyorum tabiî ki kendi tek başıma olduğumda yaşadığım özgürlüğü teslim ediyorum.
Müzikal anlamda ne gibi paylaşımlarınız var? 
A.S: Evlat ya da talebe ilişkilerini birbirine karıştırmam. Müzik o an öncelikli ise, onun benim oğlum olması hiçbir şeyi değiştirmez. O noktada hassasımdır. Öyle olmak zorundayım. Tolga ve Tolga gibi düşünen birçok insan var. Medyanın bakış açısıyla da çelişen bir gençlik var Türkiye’de. Medyanın çizdiği insan tipiyle, bu gençlerin çizdiği insan modeli aynı değil. Medya bu gençleri o modele uydurmaya çalışıyor ve bu gençler de karşı koyuyor. Türkiye’nin bilmediği bu gençleri dünya tanıyor. Akıllı olanlar gençler evrenselleşiyorlar ve kendi varlıklarını evrensel kültüre kabul ettirerek evrenselleşiyorlar.
T.S: Yaptıklarımızı denetliyor. Aynı yöne bakıyoruz ve aynı şeyi algılıyoruz. Beğeniler ortak gelişiyor. Üretimlerimizi yorumluyor ama aynı şeyleri hissettiğimizden sıkıntılı bir durum ortaya çıkmıyor.

Arif Sağ : “SANATINIZI BİR SONRAKİ KUŞAĞA AKTARACAKSANIZ,
YÜKÜNÜZ AĞIR …”
Çocuklarını kıskanan babalar var. Yaşlandıkça onu daha çok sevmesi gerekirken, egosu nedeniyle kıskanıyor. Oğluyla savaşıyor. Demokrasinin oturamadığı, kültürün dengesiz geliştirildiği aile yapılarında bunlar vardır. Sürekli olarak aile faciaları yaşanıyor. Böyle bir aile yapısı sonuçta ülkeyi etkileyen bir toplum yapısına dönüşür. Demokratik aile yapısını devletin oluşumuna aktarmak lazım. Gelişmiş ülkelerde kuşak çatışması göremezseniz. Çocuk, anne, baba, abla farklı farklı müzikler dinlemezler. 70 yaşındaki adamda aynı programı izlerken zevk alır, genç biride… Bizde ise durum farklı..Baba ayrı yaşıyor, çocuklar ayrı yaşıyor. Buradan da ülkenin genel bir fotoğrafı çıkabiliyor. Biz sanatçılar, zaman zaman toplumu uyaran, fikir üreten insanlarsak topluma vereceğimiz şeyleri önce kendi yapımız içinde oluşturmamız lazım. Önce benim inanmam lazım ki, onu topluma sunayım. Sanatınızı, mesleğinizi kendinizden sonraki kuşağa aktarmak gibi bir niyetiniz varsa, yük artıyor.  Sanatçı olmak süslü, püslü gezmek demek değildir. Bir bakış, bir duruştur. Filozofik bir yanı olmanı sanatçının… Çağdaş dünyayı tanıyacak, genel kültürü olacak… Bugün belki bu söylediğimiz türde sanatçı aileler çok fazla yok ama inanıyorum ki doğru imaj çizen ailelerle artacaktır diye düşünüyorum o noktada umudum var. Şöyle bir gerçek var: Babalar ve oğulları, eski kuşak yeni kuşak… Baba oğluna bir şey veriyorsa, oğlu yarına bir şey taşır. Baba hayata başka türlü bakıyorsa, o babadan yetişen çocuklardan fazla bir şey beklememek gerekir diye düşünüyorum.
Genel bir Halk Müziği değerlendirmesi alabilir miyiz sizden?
T.S: Ülkemizde Halk müziği gündemini yitirmiş gibi dursa da hala ciddi bir değer olarak gören, savunan, arkasında giden, kabul eden ve koruyan bir nesil var. Bizim konserlerimizi hala insanlar kendi paralarıyla izlemek zorundalar, çünkü bizim arkamızda sponsor desteği yok. Halk müziğini dinlemeye direnen ciddi bir kitle var. Kaset satışlarına ve medyadaki görünürlüğüne göre değerlendirirsek halk müziği bitmiş gibi bir hava hissedebiliriz. Ama bence bu suni bir yapılanma ve gerçeği yansıtmıyor. Halk müziği hala Türkiye’de değişen popüler kültürün yanında direnen ve yerini koruyan ciddi bir müzik dalı…
A.S: Halk müziğine günümüzde iki pencereden bakılıyor. Birisi halk müziğini hammadde olarak kullanıp, başka müzik tarzlarında kullanan mantık, diğeri de halk müziğini orijinaliyle alıp çağın diline uygun bir biçime getirip icra etmek. Türkiye’de kamuoyunun istediği ikincisi… Yani orjinine sahip çıkarak geliştirmek müziği… Bana bu daha doğru geliyor. Herkesin asimile olmadan, kimliğiyle yaşayabilmesi…

ARİF SAĞ’DAN MESLEK BİRLİKLERİNE ÇAĞRI
Telif hayatında dört meslek birliği var. Örgütlü yapının bir arada olmamasını, dağılmasını isteyen sadece besteci hakkı varmış gibi ortalığı dağıtan bir yapı var. Bu kurullar bizim… Gözümüzden sakınmalı, korumalıyız. Ama biz korumayıp, basın toplantıları yapıyoruz ve arkadaşlarımız hırsızlıkla suçluyoruz. Basın toplantısı yapanlar acaba kendi adına mı konuşuyor, yoksa bir yerlerden mi birileri konuşturuyor? Şüpheli düşünmeye başladım. 4 bin kişinin getirmiş olduğu yönetim kuruluna hakaret edilirse, onları kamuoyu önünde suçlamaya gidilirse o örgütün tümüne hırsız demiş ve hakaret etmiş olursunuz. Bunlarla ilgili bir sorun varsa bir araya gelir, tartışırız. Bu ayrı bir şey, örgütlü yapının altına dinamit koymak ayrı bir şey... Hukuk var, mahkemeler var. Bütün meslek birliklerini akıl birliğine davet ediyorum. Sanatçı gibi davranıp, sorunlarımızı tartışıp çözebiliriz.