Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Ocak 2011 Salı

YENİ TÜRKÜ



Akort Dergisi Kasım-Aralık/2009


YENİ TÜRKÜ’YLE 30.YIL…
“Olmasa Mektubun”, “Vira Vira”, “Aşk Yeniden”, “Maskeli Balo” gibi daha birçok şarkısıyla akıllara yer eden Yeni Türkü, 30 yılı geride bıraktı. 1979 yılında Derya Köroğlu, Selim Atakan ve Zerrin Atakan ile yola çıkan ve geçirdiği değişimlerle bambaşka bir ekiple bugünlere gelen Yeni Türkü, 30. yılını kutladığı özel bir gecenin ardından,  şimdi de yepyeni şarkılarını söylemeye hazırlanıyor. Uzun süredir albüm yayınlamasa da verdiği sayısız konserle gençlikle bağını koparmayan grup, çok yakın bir zaman dilimi içinde yeni şarkılarının yer aldığı albümünü piyasaya sunacak. 30.yılını yeni şarkılarla karşılayan Yeni Türkü’nün kurucusu ve solisti Derya Köroğlu, “Çizgimizden sapmadık, ilk başta müzik tutumumuz nasıl ise sonuna kadar bunu koruduk. Şimdiki gençler o ruhu algılıyor olsa gerek ki, tekrardan bizi dinliyorlar. Konserlerimiz daha ziyade genç insanlarla doluyor ve o gençliğin içerisinde yeniden, yeniden keşfediliyoruz.”diyor. Yılda 60-70 civarı konser veren Yeni Türkü’nün 30 yıllık hikayesini, grubun günümüze ulaşmasında önemli bir payı bulunan Derya Köroğlu’ndan dinliyoruz….
 Yeni Türkü hangi düşüncelerle yola çıkmıştı? Selim’le müzik yapmaya lisede başlamıştık. Liseye girdiğimde Ankara Fen Lisesi, zaten Selim Atakan’ın liderliğinde Milliyet Liselerarası Müzik yarışmasında birinci olmuştu. Lise bir sonunda ben de orkestraya katıldım ve müzik hikayemiz orada başladı. Selim’in orada olması benim için büyük bir şanstı ve bu şansı doğru kullandım diyebilirim! Her şeyden önce, biz hep yeni bir şeyler yapmaya çalışan insanlardık. Grubumuzun adından da anlaşılacağı gibi, bizim düşüncemiz gerçekten yeni bir şeyler yapmaktı. Ama bu yeniliği, geleneksel müzik üzerine kurmamız gerektiğini düşünüyorduk. Birçok deneysel çalışmalarımız oldu. O dönemde Modern Folk Üçlüsü, Barış Manço, Moğollar, Zülfü Livaneli gibi ağabeylerimizden etkilenmiştik elbette. Ama ben kişisel olarak en çok Fikret Kızılok’tan etkilenmişimdir. İlk albümümüz “Buğdayın Türküsü”nde daha çok geleneksel halk müziği etkileri vardır. Ancak, ikinci albümden itibaren, Türk Sanat müziğinin ve ‘Akdenizli olmanın’ etkileri daha ağır basmıştır. Her ne kadar adımız Yeni Türkü ise de; türküden çok şarkıya yönelik bir yapımız var. Öyle denebilir ki, biz daha çok ‘Yeni Şarkı’ olduk sonraki yıllarda.
O yıllardaki siyasi, politik ve kültürel değişim müziğinize nasıl yansıdı? Siyasal anlamda gerçekten hareketli günlerdi. 12 Mart askeri darbesi, Deniz Gezmiş’lerin asılması gibi trajik olaylar yaşandı.  Bu sürecin akabinde ben ODTÜ’de eğitimime başladım. Öğrenci hareketleri içinde yer almıştım. Mimarlık Fakültesi öğrenci derneğinde çalıştım. Selim de Hacettepe’de tıp okuyordu. Ayrı okullardaydık ama müzik konusunda bir araya geliyorduk. İster istemez 70’li yıllar müziğimize yansıdı. Bu,  “Buğdayın Türküsü”ne olduğu gibi yansımıştı. Şili’de öldürülen büyük şair Pablo Neruda’nın şiiriyle başladı Yeni Türkü. O dönemin siyasal ve politik yapısını “Buğdayın Türküsü”nde görebilirsiniz. Daha sonraki yıllarda da tavrımız devam etti ama ister istemez daha sembolik ve metaforik bir görünüme büründü.
“Yeni Türkü adını bir bayrak gibi taşıdık bugünlere” diyorsunuz. Nasıl başardınız bunu? Aslında çok fazla badire atlattık ama bunlara rağmen “Yeni Türkü”yü devam ettirme sebatını gösterdik. Bunların ilki, Selim Atakan’ın 1982 yılında İngiltere’ye gitmesidir. İkinci albümümüz “Akdeniz Akdeniz”i daha çıkaramadan Selim de, Zerrin de İngiltere’ye gitmişlerdi. “Akdeniz Akdeniz” albümünün çıkması bile şüpheliydi adeta. 12 Eylül darbesinin ve baskı döneminin üzerimizdeki negatif etkisiyle, umutlarımızın elimizden alındığı günler yaşadık. Detaylara girmeden söyleyelim, çok kritik bir dönemden geçtik ama albümü çıkardık. Ardından “Günebakan” ile birlikte, Yeni Türkü yoluna daha kararlı bir şekilde devam etti. Daha sonraki dönemlerde de çeşitli ayrılıklar olmasına rağmen, kendi ismimi değil, Yeni Türkü ismini hep yukarda tutmaya çalıştım. Çünkü bu müziğin ortaya çıkması, birçok kişinin ortak ve samimi katkıları sayesinde olmuştur ve ben de bu olguya hep saygı duymuşumdur.
Bu ayrılıkların sebebi neydi? Grupların hayatında hep ayrılıklar olmuştur maalesef, çünkü zor bir iştir grupları sürdürmek. Ayrılıkların bir kısmı zorunluluklar nedeniyle olmuştu. Örneğin Tuncer Tercan ve Eftal Küçük Ankara’da hayatlarını kurdukları için İstanbul’a gelemediler. Hatta biz gidince Eftal, Çağdaş Türkü’yü kurdu Ankara’da. Yıllar sonra 1991 yılında Selim Atakan‘la yolları ayırdık ve yerine Erkin Hadimoğlu geçti. Bu süreç 97’ye uzanıyor. Şimdiki ekiple “Yeni” adlı albümü yaptık ve bugüne kadar “Yeni Türkü”nün sesini güçlü bir şekilde duyurduk. Her yıl ortalama 60-70 konser veriyoruz.
Geleneksel Türk enstrümanlarıyla batı enstrümanlarını başarıyla sentezlediniz ve çok geniş kitlelere ulaştınız, öncü gruplardan biri oldunuz. Günümüzde bunu başaran sanatçılar var mı?  Bizim öncülüğümüz, en çok Türk makamsal müziğini kullanmamızdadır. Bizden önce bu tam yapılamamıştır. Türküler konusunda çok şey yapıldı ama klasik kemençe, ud, kanun bunlar kullanılmamıştı. Bu çok büyük bir farklılık getirdi. 90’lı yıllarda ortaya çıkan Türk Pop Müziği de bu makamsallığı biraz disko ve arabeskle karıştırarak kullandı. Bizim o dönemdeki öncülüğümüz ya da Modern Folk Üçlüsünün türküleri çok seslendirmesi gibi öncülükler büyük adımlardı. Rock dünyasına Türkçeyi sokan Bulutsuzluk Özlemi olmuştur. Onların öncülüğü gibi bir öncülük yok ama mesela Şebnem Ferah Rock çizgisini çok güzel bir yere taşıdı. İyi sesler var. Sertab Erener, Göksel, Aylin Aslım, Pamela ve başka sanatçıların içinde olduğu bir kızlar grubu var. Onlar insana umut veriyor.
Yeni Türkü müziğine hakim olan Ege ve Akdeniz tınılarının çıkış kaynağı neydi? İçinde yaşadığımız süreçte kendiliğinden oldu gibi ama bizim o dönemde “dünyayı anlamak ve değiştirmek” doğrultusunda çok büyük bir entelektüel bir çabamız vardı. Gitarı çalmaktan önce, ne yapacağımızı bilmek için çok büyük bir çaba gösteriyor, tartışıyor ve kitap okuyorduk. Bunlardan biri de Akdeniz’in tarihini anlatan Braudel’in yazdığı “Akdeniz” isimli bir kitaptı. Bu çok etkilemişti bizleri. Çünkü insanlar o dönemde çokta farkında değildi ‘Akdeniz’li olduklarını. Biz “Akdeniz Akdeniz” albümünü çıkardıktan sonra Akdeniz Festivalleri yapıldı. Bunda Yunan’lıların da çok büyük etkisi var. Onlarla olan 500 yy’lık geçmişimiz, kültürel anlamda ortaklığımız bulunuyor. Zorba filminde Theodorakis’in müziği ve daha sonra da Haris Alexiou bizi çok etkilediler.
 30 YILIN ÖZETİ: İNANÇ VE SAMİMİYET
1979 yılında Derya Köroğlu, Selim Atakan ve Zerrin Atakan ile yola çıkan ve sonrasında  Derya Köroğlu önderliğinde çeşitli müzisyenleri bünyesinde barındıran Yeni Türkü’ye emeği geçen isimler arasında Eftal Küçük, Tuğrul Bayrak, Tuncer Tercan, Murat Buket, Fuat Oburoğlu, Cengiz Onural yer alıyor. Şiirleri besteleyerek yola çıkan Yeni Türkü’nün en önemli özelliklerinden biri de bu.. Şiirlerini besteledikleri Can Yücel, Edip Cansever, Kemal Burkay, Yaşar Miraç, Turgay Fişekçi gibi şairlerimizin yanı sıra, çok usta isimler Yeni Türkü için şarkı sözleri yazdılar: Murathan Mungan, Meral Özbek, Yıldırım Türker... Cengiz Onural’ın şarkı sözleri, özellikle 90’lı yıllarda çok öne çıktı.  90’lı yılların sonuna kadar “Buğdayın Türküsü”, “Akdeniz Akdeniz”, Günebakan”, “Dünyanın Kapıları”, “Yeşilmişik”, “Vira Vira”, “Rumeli Konseri”, “Aşk Yeniden”, “Külhani Şarkılar”, “Süper Baba Müzikleri”, “Her Dem Yeni” adlı albümlerini yayınlayan Yeni Türkü; asıl büyük değişimi ise; 1997 yılında yaşadı. Derya Köroğlu liderliğinde; Erkin Hadimoğlu, Raci Pişmişoğlu, Erdinç Şenol, Furkan Bilgi, Fatih Ahıskalı’dan oluşan yeni ekip “Yeni” adını alan bir albüm hazırladı ve gruba Serdar Barçın’ın katılmasının ardından, Yeni Türkü 2000’li yıllar boyunca 400’ü aşkın konser verdi. 
Yeni Kuşak Yeni Türkünün arasında nasıl bir uyum var? Son 12 yılda verdiğimiz konser daha öncekilere bedeldir bence. Ciddi sayıda konser veriyoruz. Her şeyden önce çok iyi bir performans ekibiyiz. Eskiden gündüz çalışan gece müzik yapan insanlardık. Şimdiki ekip ise tamamıyla müzisyenlerden oluşuyor ve bu nedenle büyük bir fark var. Fazla sayıda konser veriyoruz. Üretimimiz biraz yavaş kaldı şimdi onu sağlamamız lazım. Artık eli kulağında…
Bir grubu ayakta tutmak oldukça zor ve bunun çok fazla örneği görüyoruz. Siz bunu nasıl sağlıyorsunuz? Her şey arkadaş olmaktan geçiyor aslında. Yaş farkımız çok olmasına rağmen, en azından abi-kardeşliği sağladığımız için hiç problem olmuyor. Kazandığımızı bölüşüyoruz. Grupların yaşayabilmesi maddi anlamda çok zordur. Ama biz yıllardır böyle bir problemi yaşamadık Zaten o nedenle dağılmalar oluyor. Mümkün olduğu kadar, birbirimizi kollayarak yolumuza devam ediyoruz. Bu da dayanışmanın ürünü oluyor. 
30. sanat yılınızı çok özel bir konserle kutladınız. O gece neler hissettirdi size? ? Benim için çok dolu ve anlam yüklü bir geceydi. 30 yıl gerçekten uzun bir dönem. Uzun süredir yapmayı planladığımız bir konserdi. Selim Atakan çok destekledi ve emek verdi. Oldukça zor bir işin altından kalktık. Çünkü Yeni Türkü’ye emek ve destek vermiş çok insan vardı. Ve en büyük sürpriz ise Haris Alexiou’nun sırf bizim konserimize katılmak için İstanbul’a gelmesiydi. Kişisel olarak umuyorum ki, herkese olan vefa borcumu yerine getirebilmişimdir. DVD’sini de çıkaracağız.
Yeni Türkü’nün 30 yılını nasıl özetlersiniz? Kendi arkadaşlığımız ve dostluğumuza dayanan, gerçekten bir birikimi olan; hem müzikal anlamda hem de entellektürel birikimi olan arkadaşlar olarak ve belki bunlardan da önemlisi, samimiyetle yaptığımız bir müzik oldu. Çok güzel insanlar katıldı. İlk başta Yaşar Miraç adımızı verdi. Geleceği büyük bir inanç ve samimiyetle yapılmış bir müzik oldu. Zaten insanlara ulaşan bu oldu. İlk 5 albümde, para kazanmadık ve buna rağmen müziğimizi devam ettirdik. İnsanlarla o müziği paylaşmanın kıvancını, gururunu yaşadık. Dolayısıyla çok sağlam bir şey kaldı geriye. Çizgimizden sapmadık, ilk başta müzik tutumumuz nasıl ise sonuna kadar bunu koruduk. Şimdiki gençler o ruhu algılıyor olsa gerek ki, tekrardan bizi dinliyorlar. Konserlerimiz daha ziyade genç insanlarla doluyor ve o gençliğin içerisinde yeniden, yeniden keşfediliyoruz.
Sizin şarkılarınızın dinleyenlere umut veren bir yanı oldu hep… Şu günlerde fazlasıyla hissedilir bir durum bu. Yeni şarkılarınızı ne zaman dinleyeceğiz? Kendi kendimizi tekrar etmeden güncel olmak zorundayız. Zaten zor olan da bu. Müzikal olarak değil de daha çok sözler anlamında bir zorluk var önümüzde. Biz de değişmek zorundayız. Kendi kökümüzü devam ettiriyoruz ama her albümde küçük bir takım yenilikler katmışızdır. Bu döneme uygun bir şeyler katmamız gerektiğine inanıyorum. İnsanların en büyük ihtiyacı ve eksikliği umut. Ama bu bir deniz feneriyse eğer, doğru feneri göstermemiz lazım. Yeni Türkü değişik bir şey yapmış dedirtecek şeyler de olacak ama klasiklerimizde olacak. Albümümüzü Şubat ayına yetiştirmeyi planlıyoruz.
Uzun süre geçmesi bir kaygı yaşatıyor mu size? Aradan 10 yıl geçti. Bütün gruplarda ya da sanatçılarda bir önceki albümü aratmaması gibi bir kaygı her zaman vardır. Yaptıklarımıza baktığımda kaygı duymuyorum. Sevileceğini düşünüyorum.
 “TELİF KONUSUNDA BİLİNÇLİ DEĞİLİZ…”
“Müziğin kopyalanabildiği bir dönemi yaşıyoruz. Öyle bir hale geldi ki, kimse kopyalanmış müzik cd’si bile almıyor. Çünkü internette her şey var, orada bedava. Bu kadar kolay ulaşılabilir olması müzik adına iyi bir şey değil. Yeni bir albüm çıkarmanın motivasyonu çok önemlidir. Yeni bir albüm, yeni bir konsept, yenilenme ve kendini aşma çabası vb. vb. demektir. Ama maalesef ki bu motivasyonu kaybediyoruz. Batı dünyasında da düştü satışlar ama müzik sektörü ve telif konusunda insanların bilinçleri ve farkındalıkları açısından yine de büyük farklar var. Bizde ekonomik duruma bağlı olarak, ne kadar kopyalayabiliyorlarsa o kadar memnun oluyor insanlar.  Eğer “ben çalıyorum demek ki ben hırsızım” bilinci olmadığı sürece bunun önüne geçmek çok zor. Avrupa ülkesi olmanın en büyük şartlarından biri de Entelektüel haklara sahip çıkmaktır. “İnsan beyninin ürettiği fikirlerin”, “üretim”lerin de çalınmaması gerektiğini anlamak lazımdır.”

HEPSİ


Akort Dergisi Kasım-Aralık/2009
HEPSİ’NİN ÇAĞDAŞ YAŞAM KORUMA PROJESİ       
Müzik kariyerlerine artık üç kişi olarak devam eden Hepsi kızlarını önümüzdeki dönemde sosyal sorumluluk projelerinde oldukça sık göreceğiz. Kısa bir süre önce “Sır” adını verdikleri single’larını yayınlayan grup, “Geri Dönüşüm” konseptli çalışmalara ağırlık verecek. Gazete kağıtlarından özel olarak tasarlanmış kostümleriyle poz veren kızlar, “Bundan böyle sorumlu olduğumuz her türlü projenin içinde yer alacağız” diyor. Yeni albüm öncesi Hepsi kızlarıyla bir araya geldik ve projelerini konuştuk…

Bu ve önümüzdeki yıl farklı bir konseptle karşımızda olacaksınız. “Geri Dönüşüm Projesi” nasıl ortaya çıktı?
Grup Hepsi: Geri Dönüşüm; geleceğe ve ekonomiye yatırım demektir. Doğal kaynaklarımız nüfusun artması ve tüketim alışkanlıklarımızın değişmesiyle her geçen gün azalmakta. Değerlendirilebilinir nitelikli atıkları geri dönüştürmek suretiyle kaynaklarımızı fert olarak verimli kullanmak zorundayız. Örneğin; kağıdın geri dönüşümü ile ormanlarda ağaçların daha az kesilmesini; plastik atıkların geri dönüşümü ile petrolden tasarruf edilmesini sağlayabiliriz. Biz Grup Hepsi olarak kendi çapımızda bu konuyla ilgili çalışmalar yapıyorduk. Ama hem sesimizi duyurup, hem de bizi seven kitleleri de yönlendirmek üzere ekibimizle bu projeye başladık.
 İlerleyen dönemlerde bu projeyi kapsayan birçok çalışma içinde bulunacağınızı söylüyorsunuz. Neler tasarladığınızı anlatır mısınız?
Grup Hepsi: Projenin ilk adımı olarak Madame Figaro’ya bir çekim gerçekleştirdik. Kıyafetimizden tutunda ayakkabımıza, elimizdeki çantaya, köpeğimize, tokamıza, şapkamıza vs. hepsi gazete kağıtlarından origami sanatı ile Ceyda Balaban tarafından yapıldı. Dergi için çekilen karelerde diktiğimiz kumaşlar bile kağıttı. Hepsi geri dönüşebilen malzemelerden yapıldı. Sırada yine geri dönüşümlü başka malzemelerle hazırlanmış bir diğer çekimimiz olacak. Ve Ceyda Balaban ile hazırlamayı planladığımız organik kumaşlardan yapılmış birkaç parçalık bir koleksiyon var. Ve tabii 1 sene boyunca daha fazlası da oluşacak.
Sadece maddi olarak değil, manevi olarak da bu düşünce içindesiniz… “Ne yaparsan yap, hayat sana geri döner” gibi… Bu düşünceden yola çıkarak, neler söylemek istersiniz?
Eren: Yolladığın enerjiyle alakalı bir durum bu... Evren sana istediğin cevabı veriyor. Ama önce sen ne istediğinde emin olman lazım... Yanlış mesajı yollarsan evrene o da sana onu gönderir.
Başka ne gibi sosyal sorumluluk projeleri içinde yer almayı planlıyorsunuz?
Grup Hepsi: Sanatçılar kitleleri olan bireylerdir. Ve biz yola çıktığımızdan bugüne bizleri idol benimseyen sevenlerimize sadece müziğimizle değil, hayata ve çevreye bakış açımızla da ilgili görüşlerimizi anlatıp bu konuda duyarlı olmayı ve aşılamayı görev edindik. Son yıllarda çeşitli doğa felaketleri, kimyasal atıklar, hormonlu gıdalar, engelli doğan kardeşlerimiz artmakta. Zaten hepimiz önce fert olarak bilinçlenmeliyiz. Hasta çocuklarımıza yardım etmeli, oksijeni kaybetmemek için doğayı korumalı ve anlatmakla bitiremeyeceğimiz daha bir sürü sorumluluklarımız var. Sorumlu olduğumuz her türlü projenin içinde olacağız.
ÜRETİM YOK,  TEKRAR VAR…
Nasıl bir müzik ortamını soluyoruz?  
Eren: Güzel ve farklı işler yapmak isteyen insan var ama pek yolları açılmıyor bence. Aynı kalıplarda gitmekten hoşlanan bir dinleyici var. Ya da yapımcılar bu işlere bütçe ayırıyor... Yenilerin çok uğraşmaları gerekiyor. Ama her zaman iyi iş kendini ortaya çıkartıyor.
Yasemin: Sürekli aynı şeyler tekrarlanıyor. Bence artık üretmiyor kimse ne tuttuysa onu devam ettiriyorlar... Piyasa işi çıkıyor ortaya. Yapılan güzel işler var, ama onlara da gölge düşürüyorlar.
Cemre:  Bir tarz tutunca devamlı kendini tekrar etme durumu var. Bu da işi ticarete döküyor. Dikiş tutturamayanlar da her albümde farklı imajla çıkıp bu sefer kendilerini bulduklarını iddia ediyorlar. Önemli olan müziğin kalitesidir. İyi müzik herkese hitap eder.
Peki, müziğin geleceği umut verici mi?   
Eren: Kalıp bilgisayar beat’lerinden kurtulacağız. Daha pozitif şarkılara geçiş dönemi geliyor bence.
Yasemin: Dedim ya üretmek gerek ve rahat bırakmak gerekiyor. O zaman bir şeyler olacak...
Cemre: Eğer yenilikleri benimseyip kabul edebilirsek iyi;yoksa şu an olduğu gibi..
“DİNLEYİCİLERİMİZLE BİRLİKTE BÜYÜDÜK..”
İlk albümden bu zamana nasıl bir yol kat ettiniz?
Eren: Bizimle beraber büyüyen koca bir Türk gençliği var yanımızda öncelikle. Bu benim için kocaman ve içi çok dolu bir şey.
Yasemin: Gayet memnunuz ama yetmez. Her zaman yaptığının daha iyisini yapmalısın.
Cemre: Kıymeti bilinmesi gereken, hayallerimizin çok üstünde bir yer.
Dinleyicilerinizi 20’li yaşlara kadar uzanan bir kitlenin oluşturması çalışmalarınızda daha dikkatli olmanızı gerektiriyor olmalı.
Eren: Zaten biz olduğumuzdan farklı gözüken ve davranan kişiler olmadığımız ve insanlarda bizi böyle sevdiği için ekstra çaba sarf etmemiz gerekmiyor.
Yasemin: Tabi ki kendi sorumluklarımızın dışında bide bu var. Bir şekilde örnek alıyorlar bizleri aileler için bu çok önemli. Onları yanlış yönlendirmek istemeyiz. 2 kat dikkatliyiz.   
Cemre: Evet bizimle büyüyen bir kitle haricinde ardından gelen yeni nesil var. Bizi aslında en doğal halimizle sevdiler benimsediler ve Eren’in dediği gibi ekstra çaba için zorlanmadık ama tabi ki her koşulda daha çok dikkatliyiz. Çünkü biz ne yaparsak onlarda yapıyorlar. Biz ne giyersek onlarda giyiyorlar ve gelen maillerde son zamanlarda sırf bizimle aynı sahneyi paylaşabilme ihtimali varsayarak müzik eğitimi alan bu dalda eğitim veren okullara başvurduklarını okuyoruz. Grup Hepsi olarak bizi seven ve takip eden nesile her konuda doğru olanı göstermek için örnek olmaya da devam edeceğiz.
Müzik yolculuğunuza artık 3 kişi olarak devam ediyorsunuz. Bundan sonrası için nasıl bir yol izleyeceksiniz?
Eren:  Aynı eski disiplinimizle, yeni bir oluşumla ve geleceğe daha umutla bakarak bir yol çizeceğiz. Çünkü bizi çok seven her ne olursa olsun hep yanımızda olan mükemmel bir kitleyle beraberiz. Ve onları bırakmak istemiyoruz. Çünkü bizde işimizi çok seviyoruz.
Yasemin:  Her zamanki gibi. Çalışarak.
AVRUPA TURNESİNE HAZIRLANIYORLAR
Yeni albümlerini kış aylarında çıkarmayı planlayan Hepsi kızlarının, yurtdışından çalıştığı birkaç müzisyen var ve bu isimlere yakında başka müzisyenlerde eklenecek: “Zaman içinde gelişen ve değişen her şey gibi müziğimizde de aynı doğal gelişim olacaktır. Biz de heyecanla bekliyoruz neler çıkacağını.”diyorlar. Önümüzdeki aylarda büyük bir Avrupa turnesine de çıkacak olan grup, bir dünya starıyla aynı sahneyi paylaşabileceklerinin de sinyalini veriyor: “ “Avrupa turnesine hazırlanıyoruz. Dizi döneminde yoğunluğumuzdan dolayı yurt dışına pek açılmamıştık. Ama bu sene gittiğimizde çok güzel bir coşkuyla karşılandık. Çok ilgililer. Bizi şaşırtıyorlar. Şarkılarımızı hep bir ağızdan söylemeleri, ellerinde afişlerimiz... Nasıl anlatılır ki o coşkuyu ancak yaşamak gerek. Bir dünya starıyla aynı sahneyi paylaşmak en büyük isteklerimizden biri. Ama sürpriz olarak kalsın, hep birlikte görelim…”




.
.

MUSTAFA CECELİ


Akort Dergisi Kasım-Aralık/2009

Son dönemin başarılı müzisyenlerinden Mustafa Ceceli:
                                    “SESİMİ BİR ENSTRÜMAN OLARAK GÖRÜYORUM…”

Müzik dünyasının hacı lakaplı aranjörü Mustafa Ceceli’nin adını son yıllarda çok sık duyar olduk. Piyasada hit olan birçok şarkının düzenlenmesinde Ceceli’nin imzası bulunuyor. Yaptığı başarılı aranjelerin yanı sıra Enbe orkestrasıyla birlikte seslendirdiği “Unutamam” adlı şarkıdaki performansıyla yorumculuğunu keşfeden ve büyük beğeni kazanan başarılı müzisyen, yıllardır içinde olduğu müziğin mutfağından çıktı ve kendi şarkılarını söyleyemeye başladı. Albüm öncesi yayınladığı “Limon Çiçekleri” adlı single çalışmasıyla Nilesen Music Control’un(dünyanın 18 ülkesinde 700’ün üzerinde radyo ve televizyon yayını takip ederek top listeleri belirleyen servis) verilerine göre birinci sıraya yükselen genç müzisyen, aynı başarıyı Sezen Aksu ile birlikte hazırladığı albüm çalışmasıyla yakalamayı planlıyor. Albüm yapıyor olmasının bundan sonra sadece şarkı söyleyeceği anlamına gelmediğinin altını çizen Ceceli, mesleği aranjörlüğe de devam edecek.  Yeni albüm vesilesiyle buluştuğumuz başarılı müzisyenle; Sezen Aksu’yla tanışmasından, yorumculuğuna; aranjörlüğünden, popüler müziğe uzanan bir sohbet gerçekleştirdik… 

Yıllarca işin mutfağındaydınız şimdi ise kendi şarkılarınızı söylüyorsunuz. Nasıl bir duygu? Gerçekten çok heyecan verici. Stüdyoda; hep kontrol odasındayken, kayıt odasına geçmek ve sahnede de piyanon başından öne geçmek hiç kolay olmadı. Kendi şarkılarımı düzenlemek bile o kadar zor oldu ki.

Yaptığınız başarılı aranjelerle müzik dünyasında kısa sürede adınızı duyurdunuz. Bunun yanı sıra; gitar, piyano ve keman çalıyorsunuz. Peki, yorumculuğunuzu nasıl keşfettiniz? Müzik bir tutku olarak çocukluğumdan beri bana beslenme kaynağı oldu ve profesyonel olarak müzik piyasasına adım attığım zaman da içimdeki o amatör tutkunun kalmasına gayret ettim halen de ediyorum. Enstrümanlara olan yatkınlığımı ailem çok küçük yaşlarda farkederek beni teşvik etmişlerdi. Ancak şarkı söylemeye olan yatkınlığımı birkaç sene öncesine kadar ben bile farkında değildim ta ki “Unutamam”ı stüdyoya girip söyleyene kadar.  Zaten sesimi de bir enstrüman olarak görüyorum. Belki de kullanması en zor enstrüman. Şu anda da yorumcu olabilmek için gayret gösteriyorum daha da yolum var.

Bu yoldaki hedefiniz nedir? Hedefim her zaman başladığımı en iyi şekilde devam ettirmek ve bütün keşfedilmesi gereken alanlarına ulaşmaktır. Bu konuda ulaşmak istediğim nokta, iyi bir yorumcu olabilmek ve pek çok albümle müziksevelerle buluşabilmek.

“SEZEN AKSU MÜZİĞE BAKIŞ AÇIMI DEĞİŞTİRDİ”
 İlk albümünü 2005’ten bu yana beraber çalıştığı Sezen Aksu ile birlikte hazırlayan Ceceli’nin albümünde 14 şarkı bulunuyor. Romantik şarkılarla birlikte orta tempolu ve hareketli birkaç şarkının da yer aldığı albümde; Sezen Aksu’nun yanı sıra; Mehmet Teoman, Vedat Sakman, Soner Sarıkabadayı, Gülşah Tütüncü, Burcu Tatlıses ve Gökhan Malik Şahin’in şarkıları bulunuyor. Albüm kayıtlarını dB Music ve Mod Yapım stüdyolarında gerçekleştiren başarılı müzisyen;  kayıt ve mixler için analog platform(2-inch Reel ve Merlin Mixer) ve digital platformun (ProtTools ve Logic Pro) bir kombinasyonunu tercih etmiş. Düzenlemelerin çoğu da kendisine ait. Ayrıca albümde; Aytuğ Yargıç ve kardeşi Sinan Ceceli’nin de düzenlemeleri bulunuyor.
Sezen Aksu’nun müzik yaşamında önemli bir yeri olduğunu ifade eden Ceceli, müziğe bakış açısının çok değiştiğini söylüyor: “Kollektif çalışmanın verimi artırdığını ve günü yakalayabilmek için geçmiş tüm müzik tarzlarını da çok iyi bilmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim ve her gün kendisinden yeni şeyler öğrenmeye de devam ediyorum.”

“ARANJÖRLÜK  EN KEYİF ALDIĞIM İŞ…”
Düzenlemesini gerçekleştirdiğiniz birçok şarkı hit oldu. Nasıl yakaladınız bu başarıyı? Başarı aslında dinleyicilerimizin ve müzik camiasının takdir ile oldu. Sadece içimden geldiği ve doğru olduğuna inandığım şekilde şarkıları yapıyorum. Asla yorumlara, fikirlere kapalı olmuyorum. Gerek bestecinin, gerekse yorumcunun fikirlerini ve hayallerindekini de dinliyorum..Dünyada müzik beğenisi, sound, şarkı anlayışı değişiyor ve bu bizi de etkiliyor elbette. İnternetin yaygınlaşması ve erişiminin her geçen gün kolaylaşması dinleyicilerimizin beğeni çıtasını da çok yükseğe çekiyor. Aranjör olarak; hem teorik müziği, hem teknolojik gelişmeleri (yeni program yazılımları, sound design ve hardware ekipmanları) takip ediyorum. En önemlisi hiçbir müzik tarzını ayırmıyorum. Düzenlemesini yaptığım; “Çakkıdı” ile R&B ve minimal motiflerin bir karmasını, “İkili Delilik” BossaNova ve Türk enstrümanlarının bir birlikteliğini, “İzmir’in Kızları” şarkısında ise; tam bir alaturka tadını yakalamaya çalıştım. Her zaman hayalimde canlanan müziği oluşturmaya ve şarkının duygusuyla birlikte notalara, sonra da dinlediğimiz şarkı formuna getirmeye çalışıyorum.

Peki, popüler müzik dünyasında yapılanlar ne kadar başarılı? Gerçekten çok güzel çalışmalar ortaya çıkıyor. Ancak daha çok sound’a yönelik  çalışmalar oluyor ve müzikal doygunluk tam olarak sağlanamayabiliyor. Yeni nesilde; Yalın, Sıla, Emre Aydın beğendiğim isimler arasında.  Tarzların çok keskin çizgilerle belirlenmediği bir sektörümüz var. Dünyada olduğu gibi pop, rock, electronik müzik gibi ayıramıyoruz. Belki daha cesur olmak lazım ve inandığınız müziği yapmanız gerekiyor.

“ONNO TUNÇ’U TANIMIŞ OLMAK İSTERDİM..”
 “Hayal ettiğim her şeyi, Onno Tunç gerçekleştirmiş zamanında” diyorsunuz. Nedir sizdeki etkisi? Onno Tunç, bana göre Türk müzik piyasasında yaşamış en büyük müzisyen. Gerek teorik bilgisi, gerek o günün teknolojisini sonuna kadar kullanan yenilikçi bakışı bunların göstergesi. Klasik müzik, Jazz ve Türk müziğini o kadar keyifli işlemiş ki düzenlemelerinde, bestelerinde. Her an arayış içerisinde olmuş. Evet, bize keşfedecek fazla birşey bırakmamış. Her şarkısı bir etüt niteliğinde benim için.  Yaylıları kullanma biçimi, bas hatları, armonizasyonu ve ritmik çözümlemeleri kusursuz. Tanıyabilmiş olmayı çok isterdim.
Ondan sonra müziğin çok gerilediğini ve bahsettiğim niteliklerde bir arayışın pek kalmadığını görüyorum. Sound ve teknolojik olarak çok ileri gidildiği bir gerçek. Çok iyi aranjörler de yetişti ama müziğin içinde daha az olduğu ve kullan-at mantığında ömrü az olan şarkıların sayısında arttış olduğunu görüyoruz. Ama o ruhun mutlaka geri döneceğini eminim. Dinleyicilerimizde artık daha çok müzik duymak istiyorlar.

Yorumculuğa ağırlık vermenizle birlikte diğer sanatçılarla olan çalışmalarınız sürecek mi? Evet. Aranjörlük benim hep hayal ettiğim ve en çok keyif aldığım iş. Nasıl ki albümü olan isimler farklı sanatçılara bestelerini veriyorsa bende düzenlemeleri yapmaya devam edeceğim. Asla bir meslek değişikliği değil.

Müzik kariyerinizde başka ne gibi projelerde yer almak istiyorsunuz?  Albüm yanı sıra film müziği yapmak istiyorum. Yaratıcılık ve hayal gücünüzü bir görüntüyle birleştirmek muazzam bir duygu. Ayrıca daha butik bir takım projeler üreterek sektöre bazı alternatifler sunmak istiyorum. Elbette bu uzun vadede gerçekleştirmek istediğim bir durum.
Her sanatçının arzuladığı gibi dünya pazarında bir şeyler başarabilmeyi çok isterim ancak bunun ne kadar zor olduğunu biliyorum.  Öncelikli olarak, dinleyicilerimize güzel müzik sunabilmek ve onların bugün şarkılarıma olan beğenilerini sürekli kılabilmek en büyük hedefim.



.



ŞİRİN PANCAROĞLU


Akort Dergisi Kasım-Aralık 2009
“ARP VE ŞİRİN PANCAROĞLU”
“Arp çok sevilen ancak ülkemizde çok yaygın olmayan bir alet, her yerde kolay bulunamıyor oluşu da onu zor ve pahalı bir alet gibi algılanmasına sebep olabiliyor. Bu sanatı hak ettiği şekliyle tanıtmak, öğrenilmesi ve sevilmesi için çaba sarf ediyorum. Hiçbir şey kolay değil, mücadele etmek gerekiyor”. Bu sözler,  arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu’na ait… Yıllardır yurtdışında katıldığı önemli konserlerle ülkemizi başarıyla temsil eden ve eğitimci kimliğiyle de yeni nesile bilgi ve birikimlerini aktaran sanatçı, 30.yılını kutladığı sanat yaşamını ve arp hakkında bilinmeyenleri anlattı.   
Müziğe piyano ile başlamışsınız ama arpla tanışmanızın ardından eğitiminizi arp üzerine almaya karar vermişsiniz. “Arpın sesi inci taneleri gibi gelmişti bana” diyorsunuz. Neydi sizi bu kadar etkileyen? Arp sesi gerçekten de çok rahatlatıcı, su damlacıklarını andırıyor, tınısıyla en beğenilen müzik aletlerinden biri olarak kabul edilir. Müzik sevgisi zaten erken yaşlarda başladı - hem evimizde dinlenilen klasik müzik hem de gittiğim klasik müzik konserleri etkili oldu sanıyorum- bu sevgi ve yönlendirme erken başladı ve sonrasında da yaşam biçimim oldu doğal olarak. Doğru yönlendirilmeyle ve doğru eğitimle erken tanışmam beni bu mesleği seçmemde etkiledi kısaca...
Konservatuvardan sonra; geçirdiğiniz İsviçre, Amerika yılları ile müzik yaşamınız şekillenmeye başlamış. Farklı coğrafyalarda birçok önemli müzisyenle bir araya gelmeniz neler kattı size? Hem müzikal açıdan hem de eğitmen olarak çok geniş bir perspektif kazandırdı öncelikle. vizyon açısından edindiğim zengin donanımıma yansıdı doğal olarak... Birçok önemli hocam oldu ve uzun yıllar boyunca eğitimime önem verdim. Hem eğitim kurumu bünyesinde hem de bunun dışında özel derslerde kendimi geliştirmeye çalıştım. Yurtdışında yaşamamın ayrıca kompleksiz bir müzisyen olmama da çok yararı oldu, orada statü ve etiketlere takılmadan yaşayabiliyorsunuz ama ülkemizde bu durum biraz beni anlayış olarak zorladı açıkçası.
Arpla diğer enstrümanları buluşturmayı seviyorsunuz. Son albümünüz “Telveten”de perküsyon ile arpı bir araya getirmeniz gibi. Bunun farklı kültürlerden beslemenizin bir sonucu olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyebiliriz. Hiçbir zaman çok klasik ve kesin çizgileri olan bir müzisyen olmadım zaten, bu yaptığım konser, albüm ve repertuvara da yansıyor ister istemez. Perküsyon ile arp'i buluşturmayı hep çok istemiştim geçmişte, kısmet bu albüme oldu ve sonuçtan çok memnunum... Sanırım benim kitlemi de genişletti bu proje. Ayrıca Telveten albümü, içerdiği eserler bizden ve farklı coğrafyalardan, film müziklerine kadar uzanıyor. Yolculuklarda çok beğenilerek dinlenildiği şeklinde geri dönüşler alıyorum müzikseverlerden, bu sevindirici.
Türk arp’ı olarak bilinen Osmanlı Çengini dünyaya tanıttığınız konserleriniz oldu. Nasıl karşılandı? Evet, Çeng ile ilgili birkaç farklı proje ve konser gerçekleştirdim. Tekfen Filarmoni Orkestrası ile İKSV Müzik Festivali kapsamında gerçekleşen bir konserim oldu. Bu projenin albümü yayınlanıyor. En son l Temmuz'da Fransa'da Türkiye Mevsimi kapsamında Nantes'da çeng ile özel bir proje gerçekleştirdim,  XIII-21 Baroque Nomade'in müzik yönetmeni Jean-Christophe Frisch ile birlikte geliştirdiğimiz Osmanlı Çeng'i ve Avrupa'daki kardeş çalgısı, arpa doppia'nın etrafında kurgulanan, kültürlerarası bir müzik diyaloğu, yolculuk, hayal olarak tarif edebilirim bu projeyi, Padişahın Arpları başlığını taşıyor, toplam 9 müzisyenden oluşan bir çalışma. Benim dışımda Derya Türkan (kemençe) ve Yurdal Tokcan (ud) Türkiye’den yer aldı. 8 Ekim'de Paris'de Petit Palais'de ve 18 Nisan 2010'da İstanbul Cemal Reşit Rey'de bu proje dolaşarak yoluna devam edecek. Çok iyi karşılandığını ve olumlu geri dönüşler aldığımı belirtmek isterim ve uluslararası birçok festivale uzun yıllardır katılıyorum, davetler almaya devam ediyorum.
Çaldığınız arp çeşitlerinden söz eder misiniz? Esas olarak pedallı, batı orkestralarında görülen, 47 telli bir arp çalıyorum, buna konser arpı deriz biz. Bunun yanısıra bir kelt arpım var, 38 telli, mandallı (pedal yerine sol elle kullanılan mandalları var, kanundaki gibi mandallar) Bu aletin mantığı bambaşka, onun üzerinde henüz usta değilim. Ama ebadı küçük ve de maaliyeti düşük olduğu için onu eğitimin ilk aşamalarında da kullanabiliyoruz. Bir de çeng çalıyorum. 25 telli, Türk arpı. Bu bir kucak arpı, yerde oturarak çalınıyor.
KÜLTÜRLERARASI DİYALOG GELİŞİMİNE ÖNEM VERİYOR
Enstrümanını bedeninin bir uzantısı olarak gören Pancaroğlu, bazı özel durumlar dışında gününün büyük bir bölümünü atölyesinde arp ile geçiriyor. Konser ve proje hazırlıkları, provaları ya da öğrencileriyle arp dersleriyle geçiyor zamanın büyük bir bölümü… Bu yıl sanat yaşamının 30.yılını kutlayan sanatçı: “Kendi adıma çok iyi geçmiş bir dönem olarak yorumlayabilirim, hayallerin sonu yok tabi ki, ama bir müzisyen olarak hayatınızı sadece müzikten kazanmanız, projelerinizi hayata geçirebilmeniz, birçok albüm kaydetmiş olmak ve bunu da istediğiniz şekilde, kıvamda, kalitede ve tarzınızdan ödün vermeden yapabiliyor olmak ülkemizde çok önemli bir ayrıcalık. Tabii bu seviyeyi daha da yukarılara taşımak ve daha çok uluslararası projelerde yer alarak konserlerimi sürdürmek ve farklı kulvarlardaki müzisyenler ile gerçekleşecek özel buluşmalar ile devam ettirebilmeyi istiyorum gelecekte de...” diyor ve ekliyor:  “Ayrıca çok önem verdiğim Türkiyeli çağdaş bestecilerin yapıtlarının genellikle az seslendirilmesi, yorumcu-besteci diyalogunun fon eksikliğinden dolayı tesis edilememesi, Türkiye'nin çağdaş müzik alanındaki üretiminin düşük olması gibi konular beni rahatsız ediyor ve bu gidişatı olumlu değiştirebilmek adına yeni beste siparişleri vermeye ve kültürlerarası diyalog gelişimine ayrı bir önem vermeye çaba sarf ediyorum.”  
Sanatçı kişiliğinizin yanı sıra eğitimci yönünüzle de tanınıyorsunuz. Fevziye Mekteplerinde verdiğiniz bir eğitim programı var. Nasıl yol alındı? Feyziye Mektepleri Vakfı çok önemli bir konuya öncülük etti. 2004 yılında mandallı arpların kullanıldığı bir eğitim projesini Türkiye’de ilk kez onların desteği ile hayata geçirdik. Bu küçük arplar onların sayesinde Türkiye’ye geldi ve daha sonraki girişimlerimizle İstanbul’da bir firma, bu Fransa yapımı arpların mümessilliğini aldı, böylece bir mağazanın vitrininde küçük arplar boy gösterdi. Görüp alanlar olduğu gibi, yeni başlayan öğrencilere kiralama yolu açıldı. Ben buna kendi meslek alanımda bir milat gözüyle bakıyorum. Beraber başladığımız proje devam ediyor, oradan pek çok yetenekli genç arpistler yetişiyor. 2005 yılında Vakıf 1. Türkiye Arpistler Buluşmasına ev sahipliği yaptı,  o günden bu yana bazı yurt dışı projelerimde bana destek oldular. Son albümüm Telveten’in tanıtım gecesi yine FMV’nin desteğiyle gerçekleşti. Katkılarına ne kadar teşekkür etsem azdır.
ÖNEMLİ PROJELER YOLDA..
 “Türkiye Arpistler Buluşması”nın öncülüğünü yaptınız ve ayrıca Arp Sanatı Derneğinin kurucususunuz. Derneğin faaliyetlerinden söz eder misiniz?
Arp Sanatı Derneği, bir müzik aleti olarak arp’ın ülkemizdeki tanınırlığının arttırılması; Türk bestecilerin arp için yapıtlar üretmeleri ve arp sanatçılarının performans düzeyini yükseltmek doğrultusunda çalışmalar yapıp, katkı sağlama amacı ile 2007'de İstanbul’da kuruldu. Üyelerimiz profesyonel arp sanatçıları, amatörler, öğrenciler ve arp dostlarından oluşuyor. Dernek bünyesinde düzenli ve gönüllü olarak farklı yaş ve seviyelerdeki öğrencilerin katıldığı ev konserleri, hastane, huzurevi gibi mekanlarda konserler ile oditoryumlarda geniş katılımlı konserler düzenleniyor. Ayrıca arpı daha geniş kitlelerle tanıştırabilmek için televizyon programlarında dinletiler sunuyoruz. Bizim için çok önemli olan arp tamiri ve bakımı konusunda -Türkiye’de mevcut olmadığından- dernek, yurt dışından bir teknisyenin ülkemizde üç kenti kapsayan arp bakım seyahatini düzenledi. Son olarak Ekim 2009 tarihinde AB Kültür Fonları kapsamında yaptığımız başvurulara göre, Türkiye koordinatörlüğünde Slovenya ve Sırbistan ile arp çevresinde işbirliği gerçekleştirildi. Her ülkeden ikişer besteci folklorik temalardan ilham alarak   “Avrupa Süiti” başlıklı yapıtlar yazacaklar. Toplamda üretilecek altı besteyi üç ülkeden toplam on iki icracı karma gruplar halinde seslendirecek. İki yıl sürecek proje kapsamında ülkeler arası ustalık kursları, konferanslar, konserler düzenlenecek. Proje sonucunun tüm Avrupa’dan katılımcılarla paylaşımının sağlanabilmesi için 2012 yılında İstanbul’da Kültür Bakanlığı desteğiyle, 8. Avrupa Arp Festivali düzenlenecek. 2009-2010 arası İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının onayladığı, Arp Sanatı Derneğinin yeni bir projesi daha olacak. Bu, kendi yorumculuğum ve altı Türk besteciye sipariş ettiğim (Mahir Çetiz, Barış Perker, Arda Agoşyan, Özkan Manav, Hasan Uçarsu ve Turgay Erdener )  “İstanbul ve Arp” başlıklı proje, projenin albüm kaydı ve çeşitli festival ve etkinliklerde konserleri olacak.
Haziran ayında Rio'da Arp Festivali dönüşü düşen Air France uçak kazasında kaybettiğimiz arpist ve eğitmen dostunuz Ceren Necipoğlu’nun ardından neler söylemek istersiniz? Ceren, sana için rahat olsun demek istiyorum. Giderken bıraktığın iz, derin ve duru. Yol gösterici, net. Karanlıkta kalmış konuları gün ışığına çıkarıyor, daha üretken müzisyenler olmak için yeni modeller üzerinde düşünme olanağı tanıyor, sözümüze güç ve yön veriyor, sorumluluklarımıza sorumluluk katıyorsun. Böyle bir izin gücünden ancak iyilik doğar, biliyor musun? Doğuyor da.
Onun için yapmayı planladığınız bir çalışma var mı? Dernek olarak, anısına bir festival veya seminer ve bir dizi etkinlikle desteklenecek konserler düzenleyeceğiz, ayrıca onun son konserinde çaldığı eserleri öğrencilerimizle beraber kaydedeceğimiz bir albüm ve kısa belgesel yapacağız.
Söyleşimizin sonunda; yurtiçi ve yırt dışı konserlerine devam edeceğini belirten sanatçı, yakın dönem planlarını şöyle özetledi:  “2 Şubat'da Fransa'da yine Telveten projesinin bir konseri var. Besteci Erdem Helvacıoğlu'nun arp için besteleyeceği birbirini tamamlayacak yapıtlar dizisinden oluşacak arp ve elektronik ortam için “Alem-i Aksi Seda” (Resonationg Universes)  başlıklı eseri ve bu projenin albüm kaydı olacak. Türkiye'de ve yurt dışında konserleri gerçekleştirilecek”

23 Ocak 2011 Pazar

FİKRET KIZILOK


Akort Dergisi Eylül-Ekim/ 2009

ÖLÜMÜNÜN 8.YILINDA;
ANADOLU’NUN KENT SOYLU OZANINI SAYGIYLA ANIYORUZ…

Gizem yüklü kişiliğinde Kızılok’u ancak ürettiği bestelerinden tanıyabilmek mümkündü. Bir gün geldi gerek duydu kişiliğini açıklamaya... Ve bakın neler demişti o gün…
“Şarkılarımı kendim yazdım; düşündüm, besteledim, çaldım ve söyledim. Bu bütünlüğe inandım. 13 altın plağım oldu. ‘Meşhur’luğun bir hastalık olduğunu bilerek ortalıkta fazla görünmedim. Aşk mektuplarımı başkasına yazdırmadım. Soldan doğdum, soldan uyandım, solda oturdum, insan olmanın haysiyetini solda buldum. ‘Sonsuza doğru’ buluşmak üzere diyalektiğe ve ölüme inanmışım…”

Şüphesiz Kızılok, günümüz müzik coğrafyasında yokluğu fazlasıyla hissedilen sanatçıların başında geliyor. 60 kuşağının ülkemize kazandırdığı usta sanatçı; Barış Manço, Cem Karaca ve Erkin Koray ile birlikte müzik tarihimizin dört kare asından biri ve yaptığı deneysel çalışmalarla, bıraktığı izler hiçbir zaman silinmeyecek.
İçinde bulunduğu sistemi sorgulayan bir yaradılışa sahip olan Kızılok, kısacık hayatı boyunca hala aynı tatla dinlenen birçok şarkıya imza attı. “Söyle Sazım”, “Vurulmuşum”, “Haberin Var mı?”, “Demirbaş”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”, “Zaman Zaman” ve daha niceleri...
Galatasaray Lisesinde başladığı müzik yaşamı Cahit Oben orkestrasıyla şekillenmeye başlayan sanatçı, Batılıydı ama yüzü hep Anadolu’ya dönüktü. Bu sevgisi öyle büyüktü ki, yaşadığı dönemin koşullarına rağmen; Anadolu’nun yolunu tutmuş, Türk Halk Müziğinin gelmiş geçmiş en büyük ozanlarından Aşık Veysel’i ziyaret etmiş ve sonrasında türküleri Batı müziğiyle sentezlemişti.”Yumma Gözün Kör Gibi” ve “Söyle Sazım” adlı plakları bu dönemin ürünüydü ve Kızılok ilk çıkışını yapmıştı böylece…70’li yıllarda hem batı, hem doğu tınılarıyla bütünleştirdiği müziği; şimdilerde yeni yeni anlaşılmaya başlanan world müziğin bir temelini oluşturuyordu belki de.
Sanatçının bu dönemde bestelediği bir Ahmed Arif şiiri “Vurulmuşum” da müzikal kariyerinde önemli bir dönüm noktası olarak yerini almıştı. Aynı zamanda Karacaoğlan, Mahsuni Şerif ve Nazım Hikmet’in şiirlerini besteleyen sanatçının, 13’ü altın birçok plağı yayınlamıştı bu dönemde. Ardından müziğe bir süre ara verse de, popüler müzik tarihinin önemli albümleri arasına giren “Zaman Zaman” ile tekrar yola devam etmişti. 80’li yıllarda kurduğu “Çekirdek Sanat Evi” nde özgün çalışan müzikçi arkadaşlarıyla çeşitli denemeler gerçekleştirmişti. Bu canlı kayıt (unplugged) stüdyosunda bir araya geldiği isimlerden ilk akla geleni de beraber birçok şarkıya imza attığı Bülent Ortaçgildi.
Asıl mesleği diş hekimliği olan Kızılok, ülke müziğine yön vermiş müzisyenlerdendi. İlklerinden taviz vermeyen, cesur bir yanı vardı. Medyadan uzaktı. İçinde olduğu düzene ve sisteme karşı söyleyeceklerini hep şarkılarıyla ifade etmişti. Tıpkı “Demirbaş”ta olduğu gibi. 90’lı yılların ortasında yazar Deniz Som ile birlikte hazırladığı “Demirbaş” adlı bir kitap-kaset çalışması; 80’li yıllardan sonra ülkenin sosyal, siyasal, ekonomik ve politik değişiminin bir yansıması olmuştu aslında. Kızılok, çalışmasının önsözünde işin özünü şöyle anlatıyordu:

 “Ortaokuldaydım. Anacığım yaş günümde bir kitap hediye etmişti Thomas Pain’ nin “İnsan Hakları”...
       Tam hakkımı hukukumu düşünürken, lisedeki felsefe hocam kaygılarımı yerinde bulacak ki bana ikinci bir kitap hediye etti; “Devlet”...
       Eflatun’u bu kitabını yazdığından 2400 kisur yıl sonra okumuş oldum.
       Benden 35 sene sonra da Evren...
       Okumuştu da ne olmuştu?
       Zaten olanlar daha önce başlamamışmıydı?İslamköyde doğan “Çoban Sülü” adıyla maruf zeki bir köylü çocuğu okumayı öğrenmiş, kahvedeki gazeteleri istediği gibi mealen anlatıp köylüleri şaşırtmıyor muydu?
       Seneler geçmiş Sülü büyümüştü.Ama zaman durmuş izafi bir koordinat hayatımıa tanjant girmişti.Toplum yapımız derinden etkilenmiş;kadın erkek,çoluk çocuk, zenfin fukara, asker sivil, şoför, esnaf, işçi, köylü, memur, emekli, kuzeyden güneye, doğudan batıya dünya bir yanda, biz bir yanda kalakalmıştık.
       Kalmıştık da neden kalmıştık yani?
       Zaten tıp bilimi genetik olarak insanların yüzde ellisi normalin altında bir zekada kabul etmiyor muydu? Diğer yüzde otuzu da radyo tv dalgalarının gaipten geldiğini varsayarak yaşamıyor muydu? Geri kalanı da demokratik bir şekilde yamyamlara yem olmayacak mıydı?
       Peki zaman taş gibi durdukça benim bu şarkılarımı yapmamın anlamı ne olabilirdi ki?
       Dün dündü bugün yarın mı olacaktı?
       Baki kalan bu kubbede sadece “DEMİRBAŞ” lar kalmayacak mıydı?”

Son yıllarını Bodrumdaki teknesinde geçirmişti Kızılok. Çoğu insanın yakından bildiği bir deniz tutkusu vardı. Birçok şarkı ve yapıtı da burada çıkmıştı. Şimdilerde büyük bir özlemle dinlenen şarkılar… 22 Eylül 2001 yılında uzun süredir rahatsızlığını çektiği kalp yetmezliği nedeniyle aramızdan ayrılan Kızılok, yaşamı boyunca muhalif tavrını korumayı başaran ender sanatçılardan biriydi. Fikret Kızılok, şarkılarıyla bizlerle olmaya devam edecek…

FİKRET KIZILOK DİSKOGRAFİSİ
PLAKLARI
Cahit Oben 4
  • 1965: I Wanna Be Your Man / 36 24 36
  • 1965: Silifke'nin Yoğurdu / Hereke
  • 1965: Makaram Sarı Bağlar / Halime
Fikret Kızılok ve Üç Veliaht
  • 1965: Belle Marie / Kız Ayşe
Fikret Kızılok
  • 1966: Ay Osman - Sevgilim / Colours - Baby
  • 1969: Uzun İnce Bir Yoldayım / Benim Aşkım Beni Geçti
  • 1970: Yağmur Olsam / Yumma Gözün Kör Gibi
  • 1970: Söyle Sazım / Güzel Ne Güzel Olmuşsun
  • 1971: Vurulmuşum / Emmo
  • 1971: Gün Ola Devran Döne / Anadolu'yum
  • 1972: Leylim Leylim (Kara Tren) / Gözlerinden Bellidir
  • 1973: Köroğlu Dağları / Tutamadım Ellerini
  • 1973: Bacın Önde Ben Arkada / Koyverdin Gittin Beni
  • 1975: Anadolu'yum '75 / Darağacı
  • 1976: Biz Yanarız / Sen Bir Ceylan Olsan
Fikret Kızılok ve Tehlikeli Madde
  • 1974: Aşkın Olmadığı Yerde / İnsan mıyım Mahluk muyum Ot muyum
  • 1974: Haberin Var mı / Kör Pencere / Ay Battı
ALBÜMLERİ
Solo Albümler:
Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil
  • 1985: Biz Şarkılarımızı...
  • 1986: Pencere Önü Çiçeği
Kitaplı Kasetler:
  • 1995: Demirbaş
  • 1996: Vurulduk Ey Halkım...
  • 1999: Bir Devrimcinin Güncesi


Fikret Kızılok’u Dostları Anlatıyor…


ARDA USKAN: “SİVRİALAN KÖYÜNÜN YOLUNU TUTTUK..”

20’li yaşlarda tanışmıştık. İlk gazeteciliğe başladığım yıllarda, o da ilk plağını yapıyordu. Cahit Oben Orkestrasında gitar çalıyordu, şarkı söylüyordu. Çok beğenmiştim. O dönemlerde arkadaşlığımız ilerledi. İkimizde çok gençtik. O dönemde ben Aşık Veysel ile röportaj yapmak istiyordum. Fikret de türküleri söylemek için izin almak istiyordu.  Beraber Sivas’ın Siviralan köyüne gittik. Saçlarım uzun olduğundan, yolda otobüsten inerken yüzümüze tükürdüler. Sivas’ın sokaklarında tükürük yemişliğimiz vardır beraber.
Aşık Veysel’in yanına gittiğimizde, türküyü okumak için izin istediğini belirtti. 2 şarkısını Aşık Veysel’e çaldı. Çok beğendi. Fikret, Sayan Plaktan telif hakkı almıştı. O yıllara göre telifin konuşuluyor olması çok önemli bir şey. Şirket, Aşık Veysel’in şarkıları için 25 Lira vermişti Fikret’e.  “Aşık Baba, ben bunun için şirketten para aldım. Kusura bakma çok fazla olamadı ama..” dedi. O da “Oğlum sen o parayı al, gazoz parası yaparsın. Kullan şarkılarımı güzel söylüyorsun” dedi. 2 gece kaldık orada... O gitar çalıyordu, ben röportaj yapıyordum. Köy eviydi ve bir gece içeri öküz girmişti.
Aşık Veysel’in sazının telleri arasındaki mesafenin farklı olduğunu söylerlerdi. Aşık Veysel odada yokken, Fikret eline büyük bir dosya kağıdı aldı. Sapın arasına kağıdı koydu. Üzerini de kurşun kalemle çizdi. Tel aralıkları kağıda geçmiş oldu. Döndükten sonrada sazını o aralıklara göre uygulamıştı.
Kalamış’ta Todori adlı meyhanede ünlü şairlerin, alaturka bestecilerin oturduğu masalar vardı. İsimleri yazardı masalarda. Yanılmıyorsam Selahattin Pınar’ın masasında otururdu hep. Gitarını getirirdi. Akşamları hem içerdik, hem de gitar çalar, şarkı söylerdi. Bütün meyhanedekilere bedava konser verirdi.
Son dönemlerde çok fazla birlikte değildik. Çok da iyi bir diş hekimiydi. Kızıltoprak da yeri vardı. Zaman zaman Bodrum’da buluşuyorduk. Batı müziğiyle çok güzel sentez yaptı. Ondan öncekiler türküleri orkestrayla söylerlerdi. Fikret ise; hem Batı müziği, hem de Türk Halk Müziğinin bir sentezini yapmıştı. Müziğinin farkı buydu. “Why High One Why” diye bir şarkısı vardı. Müthiş eleştirel bir şarkıydı. Rock&Roll gibi bir şeydi ama o şarkı da bile akustik enstrümanlarla çalışırdı. Çekirdek Sanat Evinde Bülent Ortaçgille çalışmalar yapmıştı. Bülent Ecevit ziyaretine gelmişti. Fikret, cesurdu. Bir şarkının tutması için hiç şarkı yapmadı. Popüler olma kaygısı yoktu. Gözü karaydı, istediği şeyleri yaptı hep. Kimisi tuttu, kimisini de hiç kimse bilmiyor.  

LEMAN SAM : “YALANLARA VE MASKELERE KARŞI OLAN BİR İNSANDI”
Türkiye’de balat tarzı müziğin öncüsü oldu. Müzik yelpazesi çok genişti. Rock da yapıyordu. Ben onu ilk müziğe başladığı zamanlarda değil, daha sonrasında tanıdım. Siyasi ve sosyal yapısı, duruşu, dünyaya bakışı, dünya görüşü benimle çok paralel olan bir insandı. O nedenle bana her zaman çok saygın gelmiştir. Müzikalitesine de çok güvenirim.  Müzik yapmak için insanın iç dünyasının çok zengin olması gerekiyor. Ben Fikret’in bu konuda iç dünyasının çok sağlam ve derin olduğuna inanıyorum. Yaptığı hiçbir şarkısı boş değildir. Türkçe sözlü müziğin bence duayenlerinden ve yabancı şarkılara söz yazıp söylemenin dışında Türkçe şarkı söylemenin zevkine vardıran bir insandır Fikret. Onu dinlediğiniz zaman Türkçe söylemek istersiniz. Böyle bir etki bırakır. Şarkıları insanın içine işler ve yıllarca onu atamazsanız. Ben “Gönül”ü ilk dinlediğimde “albümüme koyacağım” dedim ve albümün çıkış parçası olarak “Gönül”ü seçtim. Bana “Yanlış yapıyorsun. Bu şarkıyı Fikret Kızılok söyledi, Sibel Sezal söyledi. Parça eskidi” dediler. Bende “Bu şarkı eskimez, bu şarkıyı kitlelere duyurmak istiyorum” dedim. Ve gerçektende “Gönül” çok ses getirdi. Sözleri Fikret’indir, bestesi Özkan Samioğluna aittir. Yanlış biliyorlar aslında ama çok güzel bir kombinasyon. Gerek duygusal, gerekse siyasal açıdan Fikret’in yaptığı şarkıların hiçbiri boş değildir. Kendisiyle uzun süreli bir dostluk yapamadım, Bülent Ortaçgil vasıtasıyla tanıdım. Zaman yetmedi, onu erken kaybettik. Son zamanlarıydı ve kızgınlıklar içersindeydi. Gerek siyasi hayata, gerekse müzik piyasasının gittiği yöne karşı..Bunun acısını içinde çok fazla hissedebilen bir insandı. Yalanlara, maskelere çok karşı bir insandı. Onun için çok öfkeliydi. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Benim ruhum en çok iki besteciyle uyuştu. Biri Fikret Kızılok, diğeri Vedat Sakman’dır. Yeni albümüme de 2 ya da 3 Fikret Kızılok bestesi koyacağım.

FUAT GÜNER:
Sevgili Fikret KIZILOK dostuma;
Çocukluk arkadaşım, Türkiye’nin çok değerli besteci, söz yazarı ve yorumcusu olarak, yaptığın birçok plak ve konserle tüm müzik severlerin kalbinde özel bir yerin oldu her zaman. Bana verdiğin şarkı sözleriyle bir çok beste yapmama sebep olduğun için ne kadar  teşekkür etsem azdır. Feneryolundaki evinde ve stüdyonda gerçekleştirdiğin o güzelim şarkıların ilk halini bana dinlettiğin günleri hatırlıyorum. Birlikte mutfağında gitarlarımızla yaptığımız muhabbet ve müzikleri özlüyorum. Vespa motorsikletinle beni gezdirdiğin günlerden Barış Manço ile yaptığımız konserlerden, kıkırdamalarımızdan geriye hatıralar kaldı. Neredesin dostum? Seni çok özlüyoruz, teknende geçirdiğimiz saatlere; Bodrum da, Ölüdeniz de geçirdiğimiz gecelerin tadına bir daha nasıl varırım bilmiyorum. Etrafta pek gözükmeyi sevmezdin. Yaratıcılık ve söz yazarlığı konusunda yeteneğin ve özelliğin seni sadece halkın değil, müzisyenlerinde taktirini kazanan bir sanatçı yaptı. Bu arada unutmadan geçmeyelim sadece sanatçı değil, aynı zamanda başarılı bir diş hekimiydin. Suadiyedeki küçük evde verdiğin konserler hala hafızamda, ne güzel günlerdi. Beraber müzik yapardık, sohbet ederdik, frankofonluğumuzla dalga geçer çok gülerdik. Dişlerimde sana emanetti. Dişlerim sağlam ama, sen yoksun. Bu yoğun duygu ve çalışma içinde kalbini yordun(gerçi bende by-pass geçirdim ya) ve birçok güzelliğe imza atacakken, kalbim şarkısını da yapmış olmana rağmen. Kendini bizim kalbimizde bırakıp, kalbinin seni yarı yolda terk etmesine izin verdin. Neler yaşadığını, neler hissettiğini çok iyi biliyorum. Şimdi senin başarını ve özelliğini oğlun Yağmur da görüyorum çok iyi bir fotoğraf sanatçısı oldu. Belki anlatacak çok şey var. Ama bir sayfaya ancak bu kadarı sığıyor. Seni unutmayacak olan ve seven dostun...

SAKIN GELME  (Söz: Fikret Kızılok Müzik: Fuat Güner)
Sakin Gelme Sözlerim Kayıp
Ayıp Ediyorum Kendime
Bir Sizi Var İçimde… Ölesim Tuttu
Yaşıyorum Gürül Gürül Kaç Gündür
Uyku Tutmuyor Sakin Gelme

Sakin Gelme Hazır Değilim
Deliyim Kaç Gündür
Lodosum Tuttu
Poyrazım Soğuk

Sakin Gelme Dönesim Yok
Çok Uzaktayım Çok
Bir Şarki Var Aklımda
Söylemesi Ayıp
 Sözleri Kayip

BÜLENT ORTAÇGİL: “HEM İŞ HEM DE ŞARKI ORTAĞIMDI”  
Fikret’le ben 1984 yılında tanıştık. Onun açmış olduğu Çekirdek Sanat Evindeki faaliyetlerine katıldım. Onunla beraber Çekirdek’te 1-2 albüm yaptık. Resitaller verdik, birlikte şarkı yazdık. Hem iş ortaklığı yaptım, hem de şarkı ortaklığı yaptım. Uzunca bir dönem, 1990 yılına kadar birlikte şarkı ürettik. O yıllar içinde eşimden çok Fikret’i gördüm. Çok yakın dostumdu. Sürekli beraberdik, kayıt yapardık. Farklı biriydi. Fikret’in sözel dünyası çok kuvvetliydi. Melodik olarak Batı Anadolu tınılarını severdi. Okumuş, okuduğu şeylerden birtakım şeyler çıkarmış ve ona inanan, onun gibi yaşayan ve şarkılarını söylemeye çalışan biriydi. Çok sivri dilli, keskin sözler yazabilen biriydi. Uzunca süre birçok şey paylaştık onunla, birçok anımız var. Bunlardan ilk aklıma gelen Fikret’in evinin mutfağında iki günde 10’a yakın çocuk şarkısı yazmamızdır. Bu birlikteliğimizin verimi hakkında bir fikir verebilir. Birbirimizi tamamlıyorduk. Benim yapamadıklarımı o yapıyordu, onun yapamadıklarını ben yapıyordum daha çabuk olarak. Mesala, Fikret çabuk söz yazıyordu, ben çabuk müzik düşünebiliyordum ve o nedenle eksiklikler kapanıyordu. Eğer ikimizde ikna olmuşsak, farklı şeyler çıkıyordu ortaya. Sivri dilinin dışında, insanların pek bilmediği bir tarafı da çok iyi bir sofra adamı olmasıydı. Çok iyi bir yemek adamıydı. Ondan bir sürü şey öğrendim.

ÜMİT BESEN


Akort Dergisi Eylül-Ekim /2009
ÜMİT BESEN’İN YENİDEN DOĞUŞ HİKAYESİ
80’li yılların unutulmaz isimlerinden Ümit Besen, bir reklam kampanyası için yeniden düzenlediği “Nikah Masası” adlı şarkısıyla tekrar gündeme geldi. Reklam filminin ardından büyük bir sevgi seliyle karşılaştığını söyleyen Besen: “Eskiye özlem var galiba. İnsanlar kendilerinden bir şeyler buluyor. O kadar çok sevdiğiyle evlenemeyen var ki...” Birçok yerden de teklif alan sanatçı, gördüğü ilgi karşısında şu sıralar albüm çalışmalarına ağırlık verdi. Sahne programlarının yanı sıra; yeni besteler, nostaljik eserler ile Türk Sanat Müziği üzerine çalışmalar yapan Besen, “Hepsini sırası geldiğinde piyasaya sunacağım” diyor.
Bir dönem yayınlanmış plakları 100 bin gibi rekor satışlara ulaşan Ümit Besen’in 28 yıllık şarkısı “Nikah Masası”, Şafak Sezer’in rol aldığı bir reklam filminde esprili bir şekilde karşımıza çıkıyor. Reklam filmi için kendisini aradıklarında; “Şarkımın kariyerini düşürmeyecek şekilde kullanılırsa olur” diyen Besen, “Nikah Masası”nı yeniden düzenlemiş:  “İnsanlar beğendi ve ses getirdi. Eskisinden daha iyi olmuş diyenler oldu. TV kanallarından ve reklam filmleri için teklifler almaya başladım.” “Nikah Masası”, sanatçının bir gece rüyasından uyanarak, 20 dk içinde yazdığı ve bugünlere kadar ulaşmayı başarmış bir şarkı: “Her akşam benden  istek alır. 28 yıldır devam ediyor.  Hatta Kıbrıs’ta “Ümit Besen Kadınları”, “Ümit Besen Erkekleri” diye gruplar oluşmuş. Sevdiğiyle evlenememiş kadın ve erkeklere bu ismi vermişler. Kıbrıslı Türkler çok sever müziğimi…” Sadece kendi şarkılarının değil, genel anlamda eskiye bir özlem olduğunu ifade ediyor Besen: “Ayla Dikmen rahmetli olduktan sonra söylediği şarkı meşhur oldu. O şarkıda gerçek bir aşktan söz ediliyor. Hasret çeken, aşık olan insanlarda bu şarkıları dinleme özlemi var. Tekrar benim eski şarkılara anormal bir rağbet oluştu. Benim bile unuttuğum şarkıları bazen istiyorlar. Şarkıların anlayışı değişti. Benim şarkılarımda ayrılık, hasret var. Şimdikilerde bunu göremiyorum. Çok kolay görülmeye başladı. Aşk ve sevgiyi daha fazla mı tüketmeye başladık, o yüzden mi böyle şarkılar yapılıyor? Bu da tartışılır. Her şey bu kadar kolay olmamalı. Öyle olunca şarkıların anlamı olmuyor…”
YENİ PROJELER YOLDA..
78 yılında rahmetli GS’li Metin Oktay’ın gazinocu Hanefi Koç’a tavsiye etmesiyle çalışmaya başlayan Besen, arabesk şarkıları piyanoyla çalınca dikkat çekmeyi başarmış. Selami Şahin ve Hüseyin Emre’nin kendisine plak yapmak istediklerini söylemeleriyle farklı bir yöne doğru ilerlemeye başlamış böylece müzik hayatı..Selami Şahin’in “Alıştım Sana Birtanem” ile başlayan çıkışını “Tahta Masa”, “Şikayetim Var Kaderden  Yana” ile devam ettiren sanatçı piyanoyu halkın arasına indiren bir müzisyen olduğunu söylüyor. Romantik müziğin öncülerinden olan sanatçının şimdiye kadar yayınlanan 30 albümü var. Yeni projeler ise yolda… “Bugünlerde çalışma halindeyim sürekli. Nostalji yapmak istiyorum. Daha önce okuduklarım değil de; lise yıllarımda dinlediklerim olacak. Yeni besteler yapıyorum. Türk Sanat Müziği isteği var. Batı enstrümanlarını kullanacağım ve değişiklik olacak. Her şeyi kendim yapıyorum. Solo gitarı kendim çalıyorum, kaydediyorum, miksajını ben yapıyorum. Kanallar çoğaldı, stüdyo imkanları ve teknoloji gelişti. Sonrasında kanal kaydı yapmaya başladık. Son zamanlarda ben yine eski kayıtları yapmaya çalışıyorum. Analog kayıtla, bilgisayar kullanmadan o tadı verecek şekilde çalışmalar yapıyorum. Kayıtların kalitesi ve sıcaklığı daha farklı oluyor. Bilgisayarın çıkardığı sesler basmakalıp oluyor ama ben serbest, sahnede çalışıyormuş gibi çalmasını seviyorum. Ritimleri ona göre seçiyorum. Her şeyi kendim çaldığım için o ruhu verebiliyorum.” 
“YAŞAM TARZIM BU…”
Cuma- Cumartesi günleri Kumkapı’da sahne alan Besen, “Piyanonun başına geçmeden yaşam durmuş gibi hissediyorum. Kendimi daha zinde hissetmem için mutlaka piyano başına geçmem lazım. Çalmam ve alkışı duymam gerekiyor.”diyor. Bunun artık yaşam tarzı olduğunu ifade eden sanatçı, 78 yılından bu yana Ramazan ve Kandiller hariç sahne alıyor: “2 yıl öncesine kadar her akşam program yapıyordum. Artık 2 gün çalıyorum. Sahnede tek başıma çalışıyorum. Bir piyano, bir ritimli klavye ve sağımda sampling sesleri veren bir klavye var. Üç klavyeye hakim olup, şarkı söylemek, hem de insanların isteklerini cevaplamak baya yorucu oluyor.”  Müziğin dışında profesyonel olarak fotoğrafla ilgilenen sanatçının en büyük tutkularından biri de arabalar... Ailesiyle birlikte vakit geçirmekten de keyif alan Besen’in Melis, Ezgi ve Selen adında 3 kızı var ve yakında torun sevinci yaşayacak.